Komedi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Komedi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Nisan 2013 Salı

Silver Linings Playbook / Umut Işığım

Silver Linings Playbook / Umut Işığım

Yönetmen: David O. Russell
Komedi, Dram, Romantik
ABD
IMDB Puanı: 8,0


 
 Eski Tarih öğretmeni Pat (Bradley Cooper) herşeyini kaybetmiş bir adamdır. Yaşadığı kriz sonucunda mahkeme kararı ile rehabilitasyon merkezine yatırılan Pat, çıktıktan sonra hala büyük bir aşkla birbirilerine bağlı olduklarını düşündüğü eski eşi Vicky'i kazanmak ve hayatını yoluna koymak için uğraşmaktadır. Tek amacı eski karısının istediği gibi bir insan olmak olan Pat, bu sırada yine hayatında sorunlar yaşamakta olan Tiffany (Jennifer Lawrence) ile tanışır. Pat Tiffany'nin eski karısına ulaşmak için kendisine yardım etmesini beklemektedir. Tiffany'nin ise planları daha farklıdır.
 
 
 
Film de Robert De Niro'yu Pat'ın babası rolünde izliyoruz (Adını afişte görünce pek sevinmiştim) Oyunculuklar pek tabi ki çok iyi film de. O kadar iyi oyuncunun bir araya geldiği bir filmden daha azını beklemek haksızlık olur.
 
 
 
Film de 2 sorunlu karakter baş rolde ama bence sorunsuz kimse yok. Delilik böyle bir şey ise güzelmiş :) Özellikle sonsuz bir dürüstlük ile yapılan konuşmalara bayıldım. Herkesin herşeyi "pat" diye söylediği bir film. Bunun dışında güya sorunlu olanlar sadece Pat ve Tiffany ama tek tek karakterlere bakınca ben onların diğerlerinden bir farkını göremedim :) Totem manyağı baba, kocasını aldatırken evlilik müziğini çalan eski eş (bir de basılınca, git buradan diye kocasına bağırıyor!) Kardeşi ile karşılaştığında sen dibe battın ama bende böyle çıktım işte diye kendini öven abi vs vs.. Ama mükemmel aile bağları pek tabi ki..
 
 
 
Bolca klişe barındırıyor, nedense çok şaşırmadım :) Her zaman bir umut ışığı vardır diye diye tabi ki filmi güzel bitireceklerdi. Benim için şu an tünelin sonunda ki ışık bebek kakası renginde olduğundan pek etkilenemedim. Sadece Oscar ne ya diyebilirim? Tamam kötü bir film değil, izlenemez hiç değil ama Oscar ne ??
 
Şimdi ben Himym da ağlamayı başarıp, bu filmi izlerken ağlamayı bırak yer yer sinir olduysam, filmde ki aşk olsun, dram olsun beni çok etkilemediyse, hamileliğin bana verdiği yetkiye dayanarak size öyle çok dram barındıran, romantik aşk filmi beklemeyin derim... Komedisi nerede bu filmin dersen ona da cevabım ehh işte ...
 


10 Kasım 2012 Cumartesi

Moonrise Kingdom

Moonrise Kingdom

Yönetmen: Wes Anderson
2012 - ABD
Komedi, Dram, Romantik




Wes Anderson ile tanışmam Royal Tenenbaums filmi oldu. İyi ki tanışmışım dedim filmden sonra ve Moonrise Kingdom filmini ise heyecanla izledim. Film 1960'lı yılların İngilteresinde küçük bir kasaba da geçiyor. Filmin en özet anlatımı; 2 küçük çocuğun aşkları için herkesten habersiz buluşup, kaçması, sonrasında ise tüm kasabanın onların peşine düşmesi..

Sam (Jared Gilman) katılmış olduğu İzci kampından kaçmıştır. Sam'in kaçısından sonra Suzy'de (Kara Hayward) ortadan kaybolmuştur. İzci başı Ward (Edward Norton), Polis Memuru Sharp (Bruce Willis), Suzy'nin ailesi Walt Bishop (Bill Murray), Laura Bishop (Frances McDormand), Sosyal Hizmetler Görevlisi (Tilda Swinton) ve tüm izci kampının dahil olduğu bir grup tarafından aranmaya başlarlar. Kaçış hikayesi de böylelikle başlar.

 
Suzy ailesinin "sorunlu" olarak nitelendirdiği bir çocuktur, keza Sam'de öyledir. Bu iki çocuk bir şekilde buluşmuş, aşık olmuş ve kaçmaya karar vermiştir.



Filmin en başından itibaren farkedeceğiniz üzere Suzy'nin ailesi ile yaşadığı ev tam olarak bir masal evi gibi. Renkler, eşyalar, kıyafetler herşey oyuncak havasında ve izlemeye doyamıyorsunuz. İzlemeye doyulmayacak bir başka şey ise filmin çekildiği yer. Ada'ya aşık olmamak ve orada yaşamak istiyorum dememek elde değil. Herşey özenle düşünülmüş ve yerleştirilmiş filme.

Sam ve Suzy'nin ilk buluştuklarında Sam'in elindeki çiçeklerle Suzy'i karşılaması, Suzy için küpe yapıp, Suzy'nin delik olmayan kulaklarını olta iğnesi ile küpeleri takabilmek için delmesi gibi ayrıntılar bana "gerçek ve saf aşk" hissini yaşattı izlerken.



Çocukların büyümüş, büyüklerin çocuklamış olduğu, sorunlu denilen çocuklardansa asıl sorunluların büyükler olduğu bir film benim için.

Herşey masalsı bir şekilde, yer yer komik, yer yer duygusal ama hep keyifle izlenecek şekilde ilerledi.



Başroldeki iki çocuk oyuncu zaten filmde parlamışlar. Bunun yanında genelde çok iyi oyuncuların toplandığı filmlerden korkan biri olarak bu filmde herkes sadece rolü ile vardı ve keyifle izletti. Edward Norton ve Bruce Willis sizi şaşırtacak, onları hep aksiyonlardan hatırlarız oysa. Tilda Swinton zaten hayranı olduğum bir oyuncu, yine hayran olarak izledim.

Seyri çok keyifli, bir daha izlerim dediğim bir film oldu Moonrise Kingdom. Tavsiye ederim. İzlemeyenler için çok detaya girmeden, en özet hali ile anlatmaya çalıştım filmi.

Filmi izlerken bir çok sahnede, bildiğimiz, sevdiğimiz bazı filmlere göndermeler de var..

IMDB Puanı: 8.0

29 Ağustos 2012 Çarşamba

La fille sur le pont - Girl On The Bridge

La fille sur le pont - Girl On The Bridge - Köprüdeki Kız

Yönetmen: Patrice Leconte
1999 - Fransa
Komedi, Dram, Romantik



Film Adèle'nin (Vanessa Paradis) kendisini anlattığı sahne ile başlıyor. Yüzünü görmediğimiz bir kadınla söyleşi yapıyor ve hayatını anlatıyor. Daha 22 yaşında. Daha bu sahnede umutsuzluğunu, hatalarını, sevilmek arzusu ile elini her uzatan ile her yola gittiğini, hatalarından ders almadığını görüyoruz. Söyleşi bence oldukça dürüst ve Adele'yi tanımamız ve anlamamız için oldukça yeterli.




"Geleceğimi büyük bir tren istasyonundaki banklı ve damalı bir bekleme salonu gibi görüyorum. Dışarıdaki kalabalık beni görmeden koşturuyor. Hepsi bir acele içinde, trene veya taksilere biniyorlar. Gidecek bir yerleri,görecek birileri var. Ve ben orada oturuyorum, bekliyorum. -Neyi bekliyorsun Adele? Bir şeyler olmasını"


Sonra sahne bir köprüye geçiyor, Adele köprü de ve atlamak üzere. Yanına yaklaşan bir erkek onunla konuşmaya başlıyor. Gabor (Daniel Auteuil) Adele'yi atlamaktan vazgeçirmeye çalışıyor ve bunu yaparken oldukça dürüst..
 
"- Onu siz mi kurtardınız?
- Çok karanlıktı kimin kimi kurtardığını söylemek zor"


Gabor hayatını sirklerde, gösterilerde hedef tahtasına bağladığı kadınlara bıçak atarak geçiriyor ve bu kadınlar genelde köprülerden, sahillerden bulduğu ve onunla çalışmaya ikna ettiği umutsuz kadınlar.. Zaten ölmek istemiyor muydun? Birşey kaybetmeyeceksin..



Adele ve Gabor birlikte bir yolculuğa çıkıyorlar. Adele için şaşırtıcı, Gabor için ise umut dolu demek yeridir. Gabor'un Adele'nin çok farklı olduğuna inancı tam.

Şanssızlığına inanmış genç bir kadın ve onun çok şanslı olduğuna inanan ve inandırmaya çalışan bir adam. Adele hala hayatının erkeğini, doğru insanı aramaktan vazgeçmemiş. Gabor ise hiç kimseye hayır dememiş bu genç kadının yanında kalmasından başka birşey istemeyen bir erkek.

Bu iki insan birlikte iken talih yanlarında ama ayrı ayrı dağılıyorlar. Hayata karşı mücade etmek için bazen yanınızda birileri gerekir, size inanan birileri.

Filmin repliklerinin hepsini not etmek istedim, her biri benim için ayrı anlamlar taşıdı.

"Sana bir hikaye anlatacağım. Uzun zaman önce caddenin çift tarafında oturdum, 22 numarada. Karşıdaki evleri seyrettim. Daha mutlu insanları düşündüm. Odaları daha güneşliydi, partileri daha eğlenceli. Ama aslında odaları daha karanlık ve küçüktü ve onlar da karşıdaki evleri seyrettiler. Çünkü; biz şansı hep sahip olmadığımız şeyler olarak düşünürüz. "

Filmin tamamı siyah beyaz çekilmiş ve bu bana bu film için daha da anlamlı geldi. Ayrıca filmin başındaki müzik ve filmin sonunun geçtiği yerler sizi şaşırtıcak. Eski İstanbul görmek isterseniz, bu filme buyrun derim..

Ben bu filmi çok sevdim, izlerken bolca güldüm, duygulandım.

Vanessa, söylemeden geçemeyeceğim; sen benim nefret ettiğim ayrık dişlerime az da olsa sempati duymama tek sebepsin..


IMDB Puanı: 7.5

13 Ağustos 2012 Pazartesi

World's Greatest Dad

World's Greatest Dad

Yönetmen: Bobcat Goldthwait
Yapım: 2010, Amerika
Komedi, Dram


Lance Clayton (Robin Williams), oğlu Kyle (Daryl Sabara) ile birlikte yaşayan bir Edebiyat öğretmenidir. Kyle tam bir baş belası ergen genç. Kendisinden filmin en başından itibaren nefret edeceğinizi garanti ediyorum!


Kyle çok, oldukça çok tuhaf bir şekilde ölünce (Nasıl olduğunu filmi izlerken görseniz daha iyi olur bence, keyfini kaçırmak istemem) Lance oğlunun ölümünü intihar gibi gösterir ve onun ağzından bir de intihar mektubu yazar.

Mektup yerel bir gazete de yayımlanınca, bir anda ilgi odağı olur. Lance oğlunun adını kullanarak yazmaya başlar ve Kyle bir anda ünlü bir yazar olur!!


Şimdi öncelikle şunu söylemek istiyorum, filmin sonundan nefret ettim!! Bir kere de doğru olanı (neye göre, kime göre tabi ki) yapmayın ey Amerikalılar!! Böyle güzel bir filmi bile böyle bir son ile mahvetmeyin bir kere de!!

Lance senelerce yazıp duruken, kimsenin onun yazdıklarını görmemesi ama bir yalan sonucu, kendi adını bile kullanamadan yazdıklarının ilgi görmesi de ayrı bir durum film de.

Kyle öyle sevilen, herkesin hayranlık duyduğu, yazılar yazabilecek derinliğe sahip bir gencimiz değil bir kere. Seveninden çok nefret edenin olduğunu söylemek doğru olur, hatta okul da onu pek farketmeyip, ciddiye bile almayanlar da oldukça çok. Fakat nasıl olduysa bu intihar mektubu ve yazılar sonucunda Kyle herkesin çok sevdiği, ilham aldığı bir insana dönüşüyor. Okul da yüzüne bile bakmayan herkesin onunla bir anısı var ve herkes en yakın arkadaşı!!

Birisi ölür, kimsenin umurunda bile değilken bir anda herkesin umurunda olur. İyi olur, harika olur, mükemmel olur vs vs.. Bunu hakedenler de var ama haketmeyip göklere çıkardığımız insanlar daha fazla ne yazık ki. Ölüm, yaşam, başarı, başarısızlık, mutluluk, üzüntü.. farketmez. Etrafımız da herşeyden kendine pay çıkartmaya hazır insanlar hep vardır. Merhaba iki yüzlü insan dünyası!!

Hayatımızdaki insanların ne kadar gerçek? Seviyormuş gibi yapmak, önemsiyormuş gibi yapmak, hep -mış gibi davranmak bir yerden sonra yük olmuyor mu?

Çevremiz de böyle insanlar bolca var. Mış gibiciler bir de kendini kapatıp bir kaç gerçek kalabilen insanla gerçek dostluklar yaşamaya çalışanlar.

Ricamdır, lütfen herkes beni sevmesin. Ben herkesi sevmiyorum çünkü..

Sonunu görmezden gelebilirseniz bence izlenir, bolca gülersiniz, üzülürsünüz ve "evet ne yazık ki böyle" diye diye izlersiniz.

IMDB Puanı: 7.0

20 Haziran 2012 Çarşamba

Un heureux événement - A Happy Event

Un Heureux Evénement - A Happy Event - Aramızda Bebek Var

Yönetmen: Remi Bezançon
Komedi, Dram
Yapım: 2011



Barbara (Louise Bourgoin) ve Nicolas (Pio Marmaï) birbirlerine aşık, çok mutlu bir çift. Her mutlu çift gibi ilişkileri başladıktan bir süre sonra birlikte yaşamaya başlıyorlar. Nicolas'ın aşktan başının döndüğünü zannettiğim bir anında sarfettiği "bir bebeğimiz olsun istiyorum" gibi bir cümle sonucunda Barbara bu sözü ikiletmiyor ve kısa süre sonra hamile kalıyor. Sonrası hamilelik, bebeğin doğumu ve bebeğin ilişki ve özellikle Barbara'nın hayatına etkileri.





Filmimiz Barbara'nın hamile kalması ile tam olarak başlıyor aslında. Film de Barbara'nın hamilelik sürecinde yaşadığı duygu değişimlerini, hayatının bir anlamanda tepetaklak olmasını izliyoruz. Film bence tüm süreci çok gerçek bir şekilde aktarmış. Eksiği yok ama eminim ki fazlası vardır (Anne olanların ekleyecekleri çok şey vardır bence)


Ben filmi izlerken çok etkilendim. Tamamen size bağımlı bir varlık var karşınızda, evet sizin bebeğiniz, siz doğurdunuz, çok seviyorsunuz ama siz de bir insansınız, sizin de bir hayatınız var (vardı bir zamanlar!), hayatınız, istekleriniz mi yoksa sadece bebeğiniz mi? Bu denge nasıl kurulur? Kurulabilir mi? Onun için en iyisi ne? Peki sizin için en iyisi ne?


Tavan yapmış hormonlar, dışlanmışlık, hayattan kopma düşüncesi, yetememe hissi, en iyisini yapma çabası ama bazen en iyisinin ne olduğunu bilememek! Sizin dışınız da kimsenin o bebeğe o derece sahip çıkamayacağını bilmek ve yalnızlık. Erkeklerin yüzde kaçının bu dönemi anlayabildiğini bilmiyorum. Anlayabileceklerini pek sanmıyorum da aslında. Bu kitaplardan okunarak ya da anlatılarak öğrenebilecek bir şey değil ki.



Anne - Baba olmak doğuştan kodlanmış bir şey değil bence. Öğreniliyor. Bazıları iyi kıvırıyor, bazıları tökezliyor. Bazı babalar anneye tam destek oluyor, bazıları yalnız bırakıyor. Bazı anneler belki daha güçlü, bazıları belki daha savunmasız. Bunlar da anne ya da baba olmadan bilemeyeceğimiz şeyler sonuçta.

Film de 2 ayrı anne profili daha var. Barbara'nın annesi ve Nicolas'ın annesi. Birbirlerinden çok ayrılar, Birisi çocuğunu 5 yaşına kadar emzirmiş, diğeri ise uyuşturucu kullanmış bir halde 2 küçük kızı yanındayken araba ile yola çıkmış. Nasıl anne olacağınızı siz belirlersiniz. Deli dolu yada kuralcı farketmez. Hepimiz arızalarla büyüyoruz bir şekilde. Biz mükemmel değiliz, annelerimiz de değildi, bizler de mükemmel anneler olmak zorunda değiliz. Mükemmellik ayrıca kimin neye göre belirlediği bir şeydir?

Bence bu filmi çocuk sahibi olmak isteyenlerin izlemesi gerekiyor. Çok gerçek, çok etkileyici, çok duygusal, çok komik, çok öğretici.

IMDB Puanı: 6.1

14 Haziran 2012 Perşembe

Lars and The Real Girl

Lars and The Real Girl

Yönetmen: Craig Gillespie
Yapım: 2007
Komedi, Dram


Lars ( Ryan Gosling) küçük bir kasaba da abisi Gus (Paul Schneider) ve eşi Karin'in (Emily Mortimer) evinin garajında yaşayan içine kapanık, insanların ona dokunmasından hoşlanmayan, hayatını evi ve işi arasında geçiren genç bir adam. Karin'in tüm çabalarına rağmen insanlarla iletişim kurmayı reddediyor. Yan yana yaşadığı abisi ve eşinin evine bile gitmemek için üstün bir çaba harcıyor.



Bir yandan da merhametli, iyi niyetli, hasta diyemeyeceğiniz ama sınırda olduğunu hissettiğiniz bir karakter. Onu sevmemek bence pek mümkün değil. İşyerin de onunla iletişim kurmaya çalışan ve hatta hoşlanan Margo'dan da (Kelli Garner) sürekli kaçıyor.



Lars sonunda Gus ve Karin'a yeni bir arkadaşı olduğunu ve onlarla tanıştırmak istediğini söylüyor. Mutluluktan deliye dönen Karin yemekler hazırlıyor, hazırlanıyor ve Gus ile birlikte misafirlerini beklemeye başlıyorlar. Film de burada başlıyor asıl diyebiliriz.


Lars'in internetten sipariş ettiği Bianca (hepimizin bildiği üzere şişme bebek!) amacına uygun kıyafetler ile mutlu bir suratla oturan Lars ile yanyana bir şekilde Gus ve Karin'ın karşısında. Lars için o "gerçek". Hikayesini hiç bir boşluk doldurmayacak şekilde zihninde tamamlamış. Bianca'nın tekerlekli sandalyeye ihtiyacı var çünkü hasta, Bianca yolda valizini çaldırdı kıyafete ihtiyacı var, Bianca dindar olduğundan Lars ile garajda kalamaz Gus'ın evinde misafir odasında uyuyabilir mi gibi..


Gus ilk başta durumu kabullenemese bile Karin'in çabaları sonucu Lars'a yardım etmenin yollarını aramaya başlıyorlar. Burada devreye (oyunculuğu ile beni büyüleyen)  Dr. Dagmar (Patricia Clarkson) giriyor. Mevzu basit aslında Bianca'nın iklime uyum sağlaması için doktor'a görünmesi gerekiyor. Seanslar düzenleniyor, Bianca dinlenirken Lars ise doktorla bekleyip sohbet ediyor. Biz bu sırada Lars ile ilgili gerçekleri de öğrenmeye başlıyoruz. Lars sevdikleri için çok endişeli, iyi niyetli ama yaşadığı kayıplar nedeni ile çok hassas.



Film de en çok dikkatimi çeken ve bana keyif veren kısım kasaba halkının tepkisi oldu. Herkes büyük bir gerçeklikle Bianca'yı kabul ediyor. Bianca gerçek bir insan gibi yardım çalışmalarına katılıyor, kuaföre gidiyor, Lars ile yemeğe çıkıyor, kiliseye geliyor. Lars onunla eğer gerçekten bir sevgilisi olsa yapmak istediği herşeyi yapıyor, hatta kavga bile ediyor!!



Film de güzel tezatlıklar var. Bianca bir şişme bebek ve yapılma amacı malum ama biz onu çok duygusal ve saf bir gerçeklikle izliyoruz. İlk geldiğinde üzerinde olan kıyafetlerden farklı olarak, günlük, sıradan, bizler gibi pijamalarla, kazaklarla, kafasında beresi ve atkısıyla amacından çok çok farklı bir şişme bebek oluyor Bianca : ) Bir süre sonra izlerken siz bile Bianca'nın gerçek olduğunu düşünebilirsiniz.


Filmin en güzel sahnelerinden birisi bence Margo ve Lars'ın işyerindeki oyuncak ayı merkezli konuşmaları. (Margo'da tabi ki tüm kasaba halkı gibi Lars'a yardım etmeye çalışmaktan ve ondan hoşlanmaktan asla vazgeçmiyor)  Sahneyi anlatıp keyfini kaçırmak istemiyorum ama izlediğim en romantik sahnelerden biriydi bence : )


Hepimiz zaman zaman sınırlarda dolaşırız ve bir çıkış yolu ararız. Bazen gerçekler de, bazen de gerçek olduğuna delice inanmak istediğimiz şeyler de buluruz çıkış yolunu. Biz o yola girerken yanımızdakiler bazen elimizi tutar bizimle yürür, bazen de bizi yolun dışına atmak için iterler. Bu, bu kadar basittir aslında.

Lars'ın çıkış yolu Bianca idi, bence tutunabileceğini düşündüğü gerçekliğe tutunup, kendine bir çıkış
yolu buldu. Başka bir hayatta ya da gerçek hayatta diyelim, Bianca defalarca tecavüze uğrayabilir, Lars tüm kasaba tarafından aşağılanabilir ve kendisiyle dalga geçilebilirdi. Ben bu kasabanın gerçekliğini, Lars'ı, Bianca'yı sevdim izlerken. Filmin sonunu da çok tatmin edici buldum.

Bence izlenmesi gereken çok güzel film. Bazen gülücek, bazen hüzünlenecek ama izlerken kesinlikle keyif alıp hiç sıkılmayacaksınız.

IMDB Puanı: 7.4

8 Haziran 2012 Cuma

You Will Meet A Tall Dark Stranger

You Will Meet A Tall Dark Stranger - Uzun Boylu Esmer Adam

Yönetmen : Woody Allen
Komedi, Dram, Romantik
2010


Bir aile, 2 evlilik çevresinde; aldatmalar, boşanmalar, geri dönüşler, terkedişler, zaaflar, endişeler, hurafeler, fallar ve aşk ile dolu bir hikaye..

Yaşlı bir çift olan Alfie (Anthony Hopkins) ve Helena (Gemma Jones) yeni ayrılmıştır. Alfie karısı Helena’yı terk etmiş ve bir fahişe ile birlikte olmaya başlamıştır. Kendisini yeni sevgilisinin yanında oldukça genç hissederken, onun istediği herşeyi yapmaktan da geri kalmaz. Yeni aşkının, yeni hayatının kendisine çok iyi geleceğine ve çok mutlu olduğuna kendini inandırmaktadır ya da kendini kandırmaktadır.


Helena eşinin onu terketmesi ile bunalıma girer, umudunu falcılar da aramaya başlar. İlk başlar da zararsız gözüken bu falcı seansları sonunda Helena'nın tüm hayatının kontrolünü fallara bırakması ile çıkmaza girer. Helena uzun boylu esmer bir adamı beklemektedir artık mutlu olmak için. Kızları Sally ve kocasını da rahat bırakmamaktadır.


Diğer taraftan Sally (Naomi Watts) ve kocası Roy'un (Josh Brolin) ise artık rutine girmiş bir evlilikleri vardır. Bolca ve çözümsüz sorunlar etrafında hayatlarına devam etmeye çalışmaktadırlar.


Roy karşı daire de oturan kırmızılı kadın Dia'ya aşık olup, ona yakınlaşmak için her yolu denemektedir.Bu film de en sevmediğim karakter Roy oldu. Tek bir kitap yazıp başarıya ulaşmış ama devamını getirememiş bir yazar. Evin tüm sorumluluğu Sally'nin üzerinde. Yeni yazdığı kitap yayınevi tarafından beğenilmeyince ise izlediği yol ve sonunda düştüğü durum ise ilgi çekici. Oh olsun dedim izlerken : )


Bu sırada Sally ise patronu Greg'e (Antonio Banderas) karşı bazı hisler beslemeye başlar. Evliliğinin bitmesini pek umursar gözükmese bile, kendine yeni bir hayat kurmak için çıkmazdadır. Annesinden beklediği yardım ile hiç ummadığı bir şekilde sekteye uğrar. Greg konusunda beklentileri ise hayal kırıklığı ile sonuçlanır.


Anlaşılacağı üzere film bolca terketme üzerine kurulu : ) Alfie Helena'yı terkeder, Roy Sally'i terkeder, Dia Roy için nişanlısını terkeder, Greg beklediğimiz üzere Sally için değilse bile karısını terketmek üzeredir.

Film de yer alan tüm karakterlerin hayatı bir şekilde, ucu aşk'a dokunarak değişime uğrar. İlişkiler  kötü gitmektedir, yeni ilişkilerin ise iyi gideceği oldukça meçhul durumdadır.

Hayatların da yaşadıkları sıkıntıları çözmek yerine yeni hayat umudu ile yola çıkanların beklentileri ne kadar karşılanacaktır? Hayat fallardaki gibi midir?  Gerçekler karşısında hayallerimiz de yarattıklarımızın dayanma gücü ne kadardır? Yeni başlangıçlar her zaman iyi sonuçlar verir mi? Hepimiz bizi gelip kurtaracak uzun boylu esmer adam'ı mı bekliyoruz? Elimizdekinin neyi eksik?

Biz de yeni vizyona girmiş ama aslında eski bir film. Şaşırtmayı seviyoruz sanırım : ) Vizyon da görünce, ben bu filmi izleyeli çok oldu ama dediğim filmler listeme ekledim bunu da.

Film tür olarak komedi, romantik ve dram olarak geçiyor ama ben bolca dram izlediğimi söylemeliyim. Film de yer alan aşkları pek gerçekçi bulamadığımdan romantik kategorisine sokamadım filmi kafamda. Komedi ise bakış açısına göre değişir.

Ben sevdim.

IMDB Puanı: 6.3

2 Haziran 2012 Cumartesi

Intouchables - Can Dostum

Intouchables - Can Dostum

Yönetmen: Olivier Nakache, Eric Toledano
Yapım: 2011 Fransa
Dram, Komedi


Philippe (François Cluzet) yamaç paraşütü yaparken geçirdiği bir kaza sonucu felç olur ve boynundan aşağısı tutmamaktadır.  Onunla her anında yanında olup, ilgilenecek bir bakıcıya ihtiyacı vardır. Philippe filmin başından itibaren anlayacağımız üzere oldukça zengin. 

Diğer tarafta Driss (Omar Sy) ise hapisten yeni çıkmış, acil olarak paraya ihtiyacı olan birisi. Karışık bir aile, bolca bela.

Hayat, belki de asla karşılaşması mümkün olmayan bu iki insanı bir iş görüşmesinde bir araya getiriyor. Driss bir şekilde Philippe'yi etkilemeyi başarıyor, aslında bunu yapmak için hiç çaba göstermediği halde.



Philippe hayatta herşeye sahip gözükürken ( Felçli olduğu kısmı es geçersek tabi ki) Driss bir o kadar hiçbir şeye sahip değil. Arka mahalleler, uyuşturucu, toparlanmaya çalışılan bir aile.

Farkılıkları filmin her anında, her olayda karşımıza çıkıyor. Driss'in opera ile dalga geçmesi, klasik müziğin çok bilinen, ünlü eserlerine bakış açısı, bir tablo için ödenecek binlerce avro için yapmış olduğu yorumlar sizi çok eğlendirecek. (Çoğumuz böyle düşünürüz, kabul edelim). Philippe ise tam tersi sanatla yaşayan, mektuplarda bile edebi bir dil kullanan bir insan.



Sınıf farklılıklarına bolca değinen film, zenginlerin sanata bakış açısını bile dalga geçer gibi gözlerimizin önüne sermiş.. Filmi izlerken üzülmek bir yana bolca eğleneceğinizi söyleyebilirim. Film de siyasi göndermeler de var. Herşey Driss'in o alaycı ama bir o kadar da gerçekçi tavrı ile o kadar güzel anlatılmış ki.


Dostluk bazen hiç beklemediğimiz bir yerden gelir. Dünyanın herhangi bir yerinde, bizden çok bambaşka bir insan, farklı yetişmiş, farklı düşünceleri olan, farklı acılar yaşayan birisi bile bazen içimizdeki bir şeye öyle güzel dokunur ki, sizi en çok anlayan insan o olur. Ve bazen o insan bütün hayatınızı yaşanır kılmak için yeterli olur.

Bunun farklılıklarla alakası yok, sınıflarla da.



Filmi en başında korkarak izlediğimi itiraf etmeliyim. Bu kadar çok izlenme, iyi eleştiri bende biraz korku uyandırır ama bu film beni hayal kırıklığına uğratmadı. Bazen hüzünlensem de, genelde gülerek izledim tüm filmi.

Oyunculuklara gelirsek hayran kaldığımı söylemeliyim. Driss için zaten söylenecek söz yok bence. Omar Sy Cesar Ödüllerin de En İyi Erkek Oyuncu ödülünü almış bu film ile. François Cluzet ise sadece bakışlarla bile nasıl oynanır bence güzel bir örneği.


Bu arada film gerçek bir hikayeden uyarlama. Philippe Pozzo Di Borgo ve Abdel Sellou’nun gerçek dostluk hikayesi.

Film'in müzikleri ise bir harika!!

IMDB Puanı: 8.5

31 Mayıs 2012 Perşembe

Young Adult

Young Adult

Yönetmen: Jason Reitman
Yapım: 2011
Komedi, Dram


Mavis Gray ( Charlize Theron ) eşinden boşanmış, kurgu yazarı olarak çalışan orta yaşa gelmiş bir kadın. Bir gün mailine düşün bir e-posta sonucunda eski sevgilisi ile aşkını alevlendirme umudu ile doğduğu kasabaya geri dönüyor.

Mavis herşeyden önce depresif bir karakter, sağlıksız beslenmesi, özensiz yaşamı, alkol alışkanlığı, sorumsuzluğu ile kesinlikle bu kadının hayatı toparlanmalı diyorsunuz izlerken. Kendine güveni tam aslında, kimseyi umursamayan tuhaf halleri var. Ben çıktım bu kasabadan, siz kaldınız, ben harikayım düşüncesinde, buna etrafındakileri mi inandırmaya çalışıyor yoksa kendisini mi orasını filmi izledikçe buluyorsunuz.


Hayatının harika olduğunu görmesi gerekiyor belki de Mavis'in, kendini kasabadakilerden bir nebze üstün gördüğünü bile hissediyorsunuz izlerken. Lisede çok popüler olan Mavis yenilgiyi kabul edemiyor.


Hangi kadın, aşkını geri kazanmak için kasabaya geri döndüğü eski sevgilisi, karısına aşk dolu bakarken bu nefret bakışını atmaz ki : )

Sadece Matt ve Matt'ın kız kardeşi ile iletişim kurabilmesi de ilginç. Onlar da zaten kendisine hayran iki insan.


Film komedi değil bence, dram da değil. Yeri neresidir bilemedim. Orta yaşa gelmiş bir kadının, yaşlandığını, başarısızlığını kabul edememesi, eski küçük ve küçümsediği kasabasında çok popüler olduğu günleri özlemesi, kendini yeniden harika hissetmek için çabası diyebiliriz belki.

Çok bayılarak izlemedim ama yine de izlenmez diyemem. Konu size ilginç gelebilir. Size kalmış.

IMDB Puanı: 6.6

9 Mayıs 2012 Çarşamba

Carnage - Acımasız Tanrı

Carnage - Acımasız Tanrı

Yönetmen: Roman Polanski
Komedi, Dram
2011


Filmimiz aslında Fransız oyun yazarı Yasmina Reza tarafından yazılmış olan bir tiyatro oyunu olan "God of Carnage" nin film versiyonu. Film de ana hikayeye bağlı kalınmış.

Film, Nancy Cowan (Kate Winslet) ve Alan Cowan'ın (Christoph Waltz) oğulları Zachary'nin, Penolope Longstreet (Jodie Foster) ve Michael Longstreet'in (John C. Reilly) oğulları Ethan'a saldırması ve Ethan'ın çenesi ve dişlerinin zarar görmesi sonucunda Longstreet ailesinin evlerinde olayla ilgili resmi bir belgenin hazırlanması için buluşları ile başlıyor.


"Şiddet kullanan" çocuğun ailesinin "Kurban" çocuğun ailesine ziyaretin de, özürleri, üzüntüleri, büyük bir içtenlikle! sıralanan, konunun çözümü için çabalayan aileleri izliyoruz. Şiddet kullanan çocuğun ailesi bir türlü evden çıkamıyor, her evden gitme girişiminde kapı önünde söylenen saçma bir söz sonucu konunun uzaması ile yeniden eve giriliyor ve konu çocuklardan aile, evlilik, kadın - erkek ilişkilerine kadar geliyor.


Daha en başında bence Alan'dan ya nefret edersiniz ya da onu çok samimi bulup seversiniz. Ağzına geleni söylemekten pek kaçınmayan, biraz umursamaz ya da gerçekçi ( ben gerçekçi kısmını tercih ediyorum) bir adam. Karısı Nancy ise havalı, oldukça kibar, iyi niyetli, orta yolu bulmaya pek hevesli bir tablo çiziyor.


Penolope disiplinli, fazlasıyla kontrollü (bana öyle hissettirdi) kuralcı bir kadın. Belli kalıpları var bence onların dışına çıkmayı asla istemiyor. Ayrıca onun için doğru olan şeyler tüm insanlık için doğru olmak zorunda gibi bir düşüncesi de var. Çocuğunun iyiliğini düşünen bir anne genelde ama sinirinizi bozabilecek bir karakter. Kocası Michael ise karısına göre daha rahat bir adam, eğlenceli yanları var.


Tabi ki bu yorumları filmin en başında yapıyorsunuz. Ufak bir kriz çiflerimizi tabir yerindeyse zıvanadan çıkartmaya yetiyor. Ondan sonra film aslında çok eğlenceli bir hal alıyor.

Bir ev ve sadece 4 kişi ile geçen film de belki sıkılacağınızı düşünebilirsiniz ama film sıkılmanıza izin vermiyor. Çiflerin zaman geçtikçe ve biraz da içkinin etkisi ile en başta gördüğümüz o hanımefendi salon kadını çizgilerinden nasıl kaydıklarını izlerken bence bolca düşünebilirsiniz de.
Önce erkeklerin eşlerine karşı dayanışması, sonra kadınların erkeklere karşı bir olması, çiflerin birbirine düşmesi, kadınların birbirine düşmesi gibi farklı şekiller de insanların "en gerçek" hallerinin ortaya çıkışını önümüze sermiş film. Kim kimin dostu, kim kimin düşmanı karışıyor bir süre sonra, savaş başlıyor. Pardon biz çocuklar birbirine girdi diye buradaydık değil mi? : )

Evli ve çocuklu çiflerin bile birbirinden bu kadar uzak olması ne kadar da düşündürücü. Zaten Michael'in evlilik ile ilgili hoş fikirleri var :)





Filmle ilgili en sevdiğim replik Alan'ın söylediği "Kimse kendinden başkasını umursamaz. Elbette ki her birimiz bencillikten uzak insanlar olmamızı sağlayacak değişime uğramayı ümit ederiz.. .. Herkes bir şekilde kendini kurtarmak zorunda"

Oyunculuklar için söyleyecek pek bir şey yok bence, hepsi kendini zaten ispatlamış harika oyuncular ve bu film de birlikte harika bir iş çıkartmışlar.
Hepimiz topluma, arkadaşlarımıza, belki eşlerimize, sevgilimize, hatta ailemize bile maskeler takıyoruz. Bazen bir şişe viski yeter gerçek bizi ortaya çıkarmaya..

Dileğim tüm insanların bir şişe viski içmiş halinin ortalarda dolanmasıdır...

Not: Bazı sinema sitelerin de "Paraları yok, bir kaç insanı bir odaya doldurup film çekmeye çalışıyorlar", "Bu neydi anlamadım, çok sıkıcı, böyle film mi olur", "Basit bir konu, bir odanın içinde geçen 4 kişinin konuşmaları ve tahmin edilebilir bir son. Kısacası çok sıkıcı"  gibi yazılar okudum. Aman diyeyim siz de okursanız lütfen bunları ciddiye almayın. Nice güzel film bu yorumlar sebebiyle güme gidiyor.. Yorumlar için ise sanırım hiç birşey söyleyemeyeceğim!!

Film izlerken düşünmeyi seviyorsanız, izlediğiniz filmin illa ki bir sonu olması gerekmiyorsa, kara mizahtan hoşlanıyorsanız, "gerçek" filmleri seviyorsanız bence mutlaka izlemelisiniz.

IMDB Puanı: 7.3