Biyografi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Biyografi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ekim 2012 Pazartesi

J'ai tué ma mère - I Killed My Mother

J'ai tué ma mère - I Killed My Mother - Annemi Öldürdüm

Yönetmen: Xavier Dolan
Biyografi, Dram
2009



Xavier Dolan'ın hem yönetip, hem senaryosunu yazdığı hemde başrolde oynadığı biyografik bir film. Cannes Film Festivalinde de baya ses getirmiş. Ben izlemekte baya gecikmişim.

Film ile ilgili bilgiler içerir.

Filmin baş karakteri Hubert (Xavier Dolan) lise öğrencisi, eşcinsel ve annesi (Anne Dorval) ile ciddi sorunları var. Filmin daha en başında, kendinizden bir şeyler bulacağınız kesin. Çünkü hepimiz ergenlik çağlarında anne yada babamızla, toplumla, okul arkadaşlarımızla benlik kavgalarına girdik. Özellikle bu dönemde annemiz, en çok yaraladığımız, en çok düşman olduğumuz insan oldu belki de.
Annemiz asla bizi anlamıyordu, onu çok seviyorduk çünkü annemizdi ama bazen nefret ediyorduk.



Film de ergenlik dönemimdeki çocuk ve anne kavgasının daha derininde bir şeyler saklı bence. Anneye kızacağınız çok durum olacaktır film içinde ama anneyi de kendi içerisinde değerlendirmek gerekiyor. Hatta yatılı okul müdürü ile yaptığı telefon konuşması bence anneyi anlamamıza yardımcı olacak nitelikte. Bazen anneler de baş edemeyebilir.



Çocuk sorumluluğuna girmek istemediği için giden bir baba, herşeye tek başına yetişmek zorunda kalan bir anne ve yaşıtlarına nazaran dünyayı algılama şekli daha derin olan bir çocuk. Annesine karşı ise tüm kızgınlığını bazen çok yaralayacı şekilde yansıtan ama annesinin de aynı şekilde karşılık verdiği Hubert, okulda bir proje de ondan bahsetmemek için öldüğü yalanını bile uydurabiliyor.

Hubert sevgilisi Antonin (François Arnaud) ve annesinin ilişkisini ise hayranlıkla izliyor. Onların ilişkisini gördükçe, kendi annesi ile olan ilişkisinden gittikçe uzaklaşıp, daha fazla sorun yaşıyor.

Eşcinselliğin film de sorun gibi yansıtılığını düşünürseniz yanılırsınız, çocuğuna kesinlikle bunun kendisi için sorun olduğunu yansıtmıyor, sadece başkasından duymak onu yaralıyor.
Film de geçen sevişme sahnesi ise kesinlikle bence çok estetik ve tamamen duygu dolu idi. İki erkeğin sevişmesini izlemek çoğu insana rahatsız edici gelebilir fakat bu film de bence öyle değil.



Hubert sadece anlayabilmek istiyor, biraz takdir edilmek ve anlaşılmak. Neden değiştiğini anlamak? Anneliği, birinin çocuğu olmayı, aile olmayı anlamak. Yanlış bir anneye verildiğini bile düşünüyor, annesi ile hiçbir ortak noktası olmamasını hayretle karşılıyor.

Film de beni etkileyen ama bolca da düşündüren diyalog ise, annesi ile yatılı okula gitmek için ayrıldıkları şiddetli bir kavga sonrasında; "Bugün ölsem ne yaparsın anne?" diyen Hubert'e annenin "Yarın ölürüm" cevabıdır. Burada işte bir anne, tabiki bu şekilde cevap verecek diye düşünmedim. Tersine annenin de ciddi sorunları olduğu izlenimim kesinleşti. Ölme, sorunu çöz, anla.. Çocuğunun bu kadar nefretle dolmasının sebebini bul, onu uzaklaştırmak yerine. Anne biraz dengesiz. Hubert'in gözünde de anne sanki anne olması beklendiği için anne olmuş gibi. Evlenirsin, çocuğun olur vs vs vs... Hubert'in öğretmenin dediği gibi "Belki de annenin bir oğlu olmamalı"

Filmin sonunda yine dönüp dolaşıp annesi ile buluştu. Aslında buluştuğu annesi değil de, özlediği çocukluğu idi bana göre. Annesi ile mutlu olduğu yerlerde buluşmak istedi. Geri dönme isteğini gösterdi.

Aslında sorun belki de hepimiz hayatı boyunca yaşadığı gibi, temelde iletişimsizlik. Bazen en yakın olmamız gereken insanlar bize en uzak insanlar olabiliyor. Hayat böyle oluyor işte..

Ben bu filmi kesinlikle sevdim. İzlemenizi tavsiye ederim. Herkesin kendinden birşeyler bulabileceği duygular vardır bu film de.

IMDB Puanı : 7.2


25 Eylül 2012 Salı

My Left Foot - The Story of Christy Brown

My Left Foot

Yönetmen: Jim Sheridan
Biyografi, Dram
İrlanda - 1989


Christy Brown'un gerçek hayat hikayesidir. Beyin felci ile dünyaya gelen ve konuşma ve hareket etme kabiliyeti olmayan Christy'nin (Daniel Day Lewis) azmi ile neler başardığını anlatır bize. Sadece sol ayağını kullanarak yazı yazmayı sonra da resim yapmayı başaran Christy, doğduğundan beri zihinsel özürlü olduğunu söyleyenlerin aksine, okumayı, yazmayı, resim yapmayı, konuşmayı başarmış, hatta kitaplar yazmıştır.



Christy Dublin'de 22 çocuklu bir ailenin ferdidir. Filmi izlerken de farkedeceğiniz üzere, ne parasızlık ne de onca sıkıntıya rağmen o kadar çok çocuk bu ailenin sorunu değildir, Christy ise asla sorun olmamıştır. Annesinin ona olan inancı, kardeşlerinin ona asla farklıymış gibi davranması en büyük şansıdır. Annesi çocuğunun zihinsel olarak bir kusuru olduğunu asla kabul etmez ve ona yardımcı olmak için elinden gelen herşeyi yapar, kardeşleri onu kendi hayatlarına katarlar, sokakta onlarla birlikte oyunlar oynar, yeri geldiğinde onları korur, ailesine destek olur.



Oyunculuk açısından bakarsak, gerçekten hayran olmamak elde değil. Film bu kadar zorlu bir süreci ve deyim yerinde olursa ayağıyla hayata tutunmaya çalışan bir adamı anlatırken asla klişe duygu sömürülerine girmemiş. O harfleri yazmaya çalışırken yaşadığı zorluk, suratının ifadesi, ailesinin onu sabırla ve umutla izlemesi gerçekten çok etkileyiciydi. Daniel Day Lewis ise oyunculuk bu dedirtti izlerken.


Film ile ilgili tek sıkıntım, filmi izlemeden hemen önce kitabı okumayı bitirdiğim ve kitaba hayran olduğum, çok etkilendiğim için filmin bir yerden sonra bana yetersiz gelmesi oldu. Vikipedi filmin kitaptan uyarlama olduğunu söylüyor, bende ona inandım :) O yüzden kitapta ki bir çok detayı bekledim. İlk harflerini öğrenmesi, resim yapmaya başlaması gibi detayları, çocukluğunu izlemeyi daha çok istedim belki de. Çünkü zorlu süreç aslında ordaydı. Sanki çocukluk fazla çabuk geçti ve 19 lu yaşlara odaklanıldı film de. İçsel dünyasında yaşadığı sıkıntılar, kendini farketmesi, zaman zaman kendinden vazgeçmek istemesi gibi detaylara yer versede film, beklediğim kadar derine inmedi sanki.

Kitaptan ayrı tutarsam film tabi ki çok güzeldi. Ama filmi izleseniz bile kitabını okumanızı da şiddetle tavsiye edeceğim.

IMDB Puanı: 7.8

6 Nisan 2012 Cuma

My Week with Marilyn

My Week With Marilyn - Marilyn ile bir hafta

Yapım: 2011
Yönetmen: Simon Curtis
Biyografi, Dram, Tarih



Film Colin Clark'ın 'The Prince and the Showgirl" filminin çekimlerinde Marilyn ile geçirdiği bir haftayı anlatıyor. Colin Clark'ın günlüklerinden uyarlanmış gerçek bir hikaye izlediğim film.
Olay 1956 yazında geçiyor, Colin Clark (Eddie Redmayne) sinema sektörüne girmek için okulu bırakır ve ofis kapılarında günlerce bekleyerek sonunda en alt kademe asistan olarak kendini film setinde bulur. Film de Sir Laurence Olivier (Kenneth Branagh), Marilyn Monroe (Michelle Williams)  ve az da olsa yeni evlendiği Aurthur Miller'i (Dougray Scott) görüyoruz. Colin'in gözünden Marily'in ile geçirdiği bir hafta.



Michelle Williams'ın oynacağı kesinleştiğinde bir çok eleştiri okumuştum ama bence eleştirileri haksız çıkarmış. Marily'in dengesizliğini, ruhsal çöküntülerini, kendine güvensizliğini, yüksek egosunu güzelce aktarmış. Colin ile Marilyn arasında ki yakınlık o sırada Marilyn'in belki de yaşadığı boşluktan, onu sarıp sarmalayacak birisine olan ihtiyacından karşısına çıkan ilk kişiye tutunması bile olabilir. Sorunlu bir insan, sorunlu bir çocukluk, sevilmeye muhtaç bir kadın..Daha 30 unda ama 3 evlilik yapmış. Bazen şımarık bir çocuk, bazen çok seksi bir kadın, bazen kırılgan bir kız çocuğu.. İçinde barındıkları ona bazen acımamıza bazen de kızmamıza sebep olabilir. Ama yine de herkesi kendine hayran bırakmayı başarıyor.


Sevilmek istemiş bir kadın. Ama kaç kişilik varmış içinde beni düşündürdü. Kendi ayakları üzerinde mi yoksa etrafındakiler mi onun hayatını yönlendirmiş? İkilimde bırakıyor insanı
Ve film de fazla izleme şansımız olmasa bile Judi Dench, harikaydı.

Eğer Marilyn ilginizi çekiyorsa kaçırmamalısınız. Michelle Williams ve Kenneth Branagh'ın harika performansları için bile izlenir. Judi Dench'i de unutmamak lazım.

IMDB Puanı: 7.2

31 Mart 2012 Cumartesi

J. Edgar

J. Edgar

John Edgar Hoover (1895 - 1972 ) 1924'ten ölümüne kadar FBI'ın başkanlığını yapan Kamu görevlisi.

http://tr.wikipedia.org/wiki/J._Edgar_Hoover

Yönetmen : Clint Eastwood
Biyografi, Drama, Suç


Bir çok kişinin izlemek istemeyeceği, sıkılacağı, bu ne şimdi diyeceği ve anlamak bile istemeyeceği bir film. Eğer FBI'ın oluşumunda bu kadar yer edinen kişiyi tanımak istemiyorsanız ya da banane diyorsanız izlemeyin, hatta bu satırlardan sonrasını okumayın bile.

Bence film bütün hayatını işi ve ülkesi için ( doğru ya da yanlış, tartışılır) çok şey yapmaya çalışmış ve yapmış bir insanı anlatıyor. Yöntemleri tartışılır ama hırsı ve bence zekası sayesinde çok şey başardığı da ortada. Ben film'den daha doğrusu J. Edgar'dan etkilendim. O nasıl bir hırs, çalışma azmi, dikkat, düzen, ileri görüşlülük ve her şeye rağmen bunları başarma azmi. Birlikte çalışacağı insanları seçme yöntemi ve kriterleri bile bence takdire değer.

J. Edgar'ı Leonarda DiCaprio canlandırmış, bence gayet güzel başarmış. Fimde sıkça göreceğimiz sağ kolu Clyde Tolson'u Armie Hammer ve yine diğer sadık yardımcı Helen Gandy'i ise Naomi Watts oynuyor. İkisinin de gayet başarılı olduğunu düşünüyorum.






Clyde ve J. Edgar'ın ilişkisi ise ayrı bir konu, filmde aralarındaki "aşk" ilişkisine de ufaktan değinilmeye çalışılmış, filmdir adamın hayatını anlatıyor herşey olacak derseniz tamam zaten filmde sıkça birbirlerine bağlılıklarını görüyoruz ama o oteldeki kavga sahnesi yine de gereksiz buldum. Ahh Clyde diyorum, Edgar'ın çoğu zaman acımasız çıkışlarına rağmen iki insanı bunca sence bir arada tutabilecek tek şey aşk olabilir belki de!

Ve annesi, Ne muhteşem kadındır. Bakış açısına göre değişebilir ama bence bu kadar güçlü kalabilmeyi başaran bir erkeğin arkasında her zaman ona böyle destek olan bir kadın olması onu daha da güçlü kılar. Bazen bize inanan tek bir kişi bile dünyayı değiştirmemize yeter! Anne oğlunun mükemmelliğine inanmış ve oğluna da bunu inandırmış. Annenin vefat ettiği sahnede Edgar'ın çaresizliğini çok iyi aktarmışlar .



Filmle ilgili eleştiri olarak söyleyebileceğim tek şey, yaşlılık makyajı olur. Biraz amatör buldum, yaşlanmamış, yaşlandırılmışlar kısmı çok belliydi. Özellikle Clyde'ın makyajı yok artık dedirtti bana.





Kaç başkan görmüş, kimse onu gönderememiş. Gönderemezler tabi, adam her başkanın karşısına dosyalar ile gitmiş. Kendini güzel sağlama almış. Yapmak istediklerinin önünde kimsenin durmasına izin vermemiş. İnandıkları uğruna herşeyi yapmaktan çekinmemiş ( İnandıkları ve yaptıkları tartışılır)

Filmin sonu sizi Edgar konusunda biraz şaşırtabilir ama nihayetinde bu bir filmdir.

Filmi özetleyen en güzel replik:
Clyde : Bu yasal mı?
Edgar : Bazen ülkeni korumak adına kuralları esnetmek zorunda kalabilirsin!

IMDB Puanı: 6.9

Not: İlginizi çekmiyorsa, adamı merak etmiyorsanız izlemeyin bile.

30 Mart 2012 Cuma

50/50

50/50 (Şansa Bak)

Biyografi - Dram - Komedi
Yönetmen: Jonathan Levine
Filmimiz, senarist Will Reiser’ın gerçek hayatını anlatmaktadır.

Konumuz kısaca şöyle; Adam, 27 yaşında, radyo programları için metin yazarlığı yapan ve lanet bir sevgilisi olan ( Bence öyle!) genç bir arkadaşımız. Nadir görülen bir kanser türüne yakalanıyor, ailesi en yakın arkadaşı ve terapisti sayesinde bu zorlu dönemi atlatmaya çalışıyor, atlatmaya çalışırken de hayat ve kendi ile ilgili yeni şeyler keşfediyor bu süreçte.



Joseph Gordon-Levitt'i ilk olarak "Aşkın 500 günü" isimli filmde tanıyıp sevmiştim ( Tanımakta geç kalmış olabilirim! ) Inception filmindeki performansından da hatırlıyoruz kendisini. Bu film ile sevgim kat kat arttı. En yakın arkadaşı rolündeki Seth Rogen ise bence her evde bulunması gereken en yakın arkadaşlardan, hemen edinmek lazım. Rolünü bence hakkıyla yerine getirmiş. Adam'ın sevgilisini evden attığı sahne en bayıldığım sahneydi, tam en yakın arkadaşın yapacağı şekilde güzelce sepetledi kızımızı :)

Filmin en eğlenceli bir o kadar da can yakıcı sahnelerinden biri bence aşağıdaki;



Terapist rolündeki Anna Kendrick ise yeni yetme terapist olarak bence beceriksizliği, ne yapacağını bilememeyi güzel aktarmış. Çok şirindi :) Kendisini Alacakaranlık serisinden ve Aklı havada filminden de hatırlıyoruz zaten.

Ve bu dokunma mevzu ( filmi izleyince anlayacaksınız) hoş olmuş bence:)



Ve anne rolünde bol ödüllü oyuncu Angelica Huston. Birlikte doktor'a gittikleri sahneye bence özellikle dikkat!




Bahsetmesem de olabilir belki, kendisine hala kızgınım ama!  The Help filminde de karşıma gıcık bir karakterle çıktı kendisi. Sevgili rolünde Bryce Dallas Howard . Bu kadar nefretimi kazanmayı başardığına göre rolünü çok iyi yaptığını söylebiliriz sanırım.

IMDB Puanı 7.9

Bence kesinlkle izlenmesi gereken bir film, gülecek, ağlayacak, "lütfen ölmesin" diye dua edeceksiniz izlerken.