Medyum - Red Lights
Yönetmen: Rodrigo Cortés
Dram, Gizem, Gerilim
Yapım: 2012 - İspanya, ABD
Margaret Matheson (Sigourney Weaver) ve asistanı Tom Buckley (Cillian Murphy) psişik olayların kandırmaca üzerine kurulu olduklarını kanıtlamak üzere çalışmalar yapmaktadırlar. Hastaları iyileştireceğini söyleyen kendi dinini yaratmış insanlar, evde kötü ruhlar olduğunu ve onları kovabileceğini söyleyen sözde medyumların sahtekarlıklarını ortaya çıkartmaktadırlar. Margaret verdiği derslerde de sözde doğa üstü olayların iç yüzlerini ve masa kaldırmalar, ruhlarla konuşmaların mantıklı açıklamalarını anlatır.
Efsanevi medyum Simon Silver (Robert De Niro) ortadan kaybolduktan 30 sene sonra aniden geri dönüş yapar. Silver açıklanamayan olayları ile Bilim dünyasında da oldukça ünlüdür. Daha önce araştırılmış fakat gerçekleştirdiği şeylere mantıklı bir açıklama getirilememiştir. Margaret yapılan araştırmanın güvenilirliği ve doğruluğundan süphelidir. Tom Silver'in geri dönüşü ile yeniden araştırma yapılmasını ister ve Silver'in peşine düşer. Margaret buna kesinlikle karşıdır ve Silver'dan uzak durulması gerektiğini düşünmektedir.
Filmin bundan sonrası ise Tom'un Silver'in peşine düştükten sonra yaşadıklarını konu alıyor. İlk yarı çok heyecanlı, diğer yarı "ne olacak" "nereye doğru gidiyoruz" soruları ile devam ediyor.
İzlememiş olanların keyfini kaçırmak istemediğimden fazla detaya girmeyeceğim. Beni tatmin etmediği, havada bıraktığı noktalar var. Karşımı çıkıyoruz yoksa kabul mu ediyoruz? Film kendi içinde buna karar verememiş sanki. Karşı olduğu durumları mantıklı şekilde açıklamışken, diğer konuda havada bıraktı biraz. Çok çok iyi başladı, sonlara doğru ne oluyor dedirtti, fakat sonu gerçekten sürpizli oldu!!
Film Sigourney Weaver'ın da katkısı ile seyrine doyulmaz şekilde geçti, ona hayran olmamak elde değil. Robert De Niro ise beklenenin / beklediğimin aksine daha az vardı film de, baş karakterlerden biri olmasına rağmen. Onu daha fazla izlemek isterdim. Cillian Murphy ise gerçekten iyiydi. Joely Richardson Silver'in menajeri Monica olarak, Elizabeth Olsen ise öğrenci/sevgili Sally olarak yer almış filmde.
Bu tarz filmler benim de her zaman ilgimi çekiyor. Gerçekten böyle olaylar var mıdır? Yoksa kandırılıyor muyuz? Varsa açıklaması var mıdır? Filmin ilk yarısında hastaları iyileştirdiğini iddia eden kişi ise beni hayrete düşürdü, çünkü ne yazık ki gerçek hayatta da böyle şeyler, bunlara inananlar var.
Ben keyifle izledim. Heyecan, gizem, gerilim azalmadı ve merakımı hep uyanık tuttu. Çok mükemmel olmayabilir belki, kendi içinde de kafa karışıklığı yaşadığı noktalar var filmin ama asla izlenmez diyemem. Eğer bu tarz filmlere ilgi duyuyor iseniz, keyif alarak izlenebilir. İlginiz yoksa bile güzel bir filmdi.
IMDB Puanı: 6.2
Gerilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gerilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
30 Ekim 2012 Salı
10 Ekim 2012 Çarşamba
The Life of David Gale
The Life of David Gale
Yönetmen: Alan Parker
Dram, Suç, Gerilim
2003
IMDB Puanı: 7.4
Yönetmen: Alan Parker
Dram, Suç, Gerilim
2003
Felsefe Profesörü olan David Gale (Kevin Spacey) aynı zamanda idam karşıtı olan önemli bir isimdir. Constance Harraway (Laura Linney) ile idam karşıttı bir gruba üyedir ve idam cezasının kaldırılmasını ve masum insanların da idam edildiğini savunmaktadır. Evli ve bir çocuk babası olan David başına gelen talihsiz bir olay sonucu önce üniversitedeki işini, sonra eşini ve oğlunu kaybeder. Zaten hayatındaki en önemli şeyleri kaybettiği bir süreçte tecavüz ve cinayet suçlamaları hapse atılır ve idama mahkum edilir. Bütün hayatı boyunca karşısında durduğu ceza için şimdi sırasını beklemektedir.
Hapisteki son günlerinde, bütün hayat hikayesini anlatmak için Bitsey Bloom (Kate Winslet) adındaki gazeteciyi ister. Bitsey ile 3 gün boyunca sadece 2şer saat sürecek bir röportaj yapar. 4. gün idamın gerçekleşeceği gündür. Bitsey Bloom ise çocuk pornosu konusunda yaptığı haberler ile adını duyurmuş, haberlerden ziyade tanığının adını vermediği için aldığı hapis cezası ile dikkati çekmiş bir gazetecidir.
Film bu röportaj sırasında David Gale'in Bitsey'e tüm yaşadıklarını anlatmasını içeriyor. Geri dönüşlerle tüm hayatını izliyoruz David Gale'in. David'in Bitsey ile ilk karşılaştığı zaman sarf ettiği şu cümle belki de hepimizin hapiste olan kişilere olan bakış açısını da özetler nitelikte ;
"Camın o tarafından buraya bakanlar bir "kişi" değil, bir "suç" görürler. Ben David Gale değilim, idamına dört gün kalmış bir katilim ve bir tecavüzcüyüm. Burdasın çünkü hayatımı nasıl yaşadığım ve verdiğim kararlarla olduğu kadar hayatımın nasıl sona erdiğiyle de hatırlanmak istiyorum."
Film konusu, diyalogları, sahneleri ve oyunculukları açısından gerçekten izlenesi.
David Gale'in, başka insanların hayatına değer vererek, kendi hayatımızında değerli olabileceği, hayatımızın bir anlamın olabileceği ile ilgili yaptığı konuşma özellikle dikkate değer.
Hapisteki son günlerinde, bütün hayat hikayesini anlatmak için Bitsey Bloom (Kate Winslet) adındaki gazeteciyi ister. Bitsey ile 3 gün boyunca sadece 2şer saat sürecek bir röportaj yapar. 4. gün idamın gerçekleşeceği gündür. Bitsey Bloom ise çocuk pornosu konusunda yaptığı haberler ile adını duyurmuş, haberlerden ziyade tanığının adını vermediği için aldığı hapis cezası ile dikkati çekmiş bir gazetecidir.
Film bu röportaj sırasında David Gale'in Bitsey'e tüm yaşadıklarını anlatmasını içeriyor. Geri dönüşlerle tüm hayatını izliyoruz David Gale'in. David'in Bitsey ile ilk karşılaştığı zaman sarf ettiği şu cümle belki de hepimizin hapiste olan kişilere olan bakış açısını da özetler nitelikte ;
"Camın o tarafından buraya bakanlar bir "kişi" değil, bir "suç" görürler. Ben David Gale değilim, idamına dört gün kalmış bir katilim ve bir tecavüzcüyüm. Burdasın çünkü hayatımı nasıl yaşadığım ve verdiğim kararlarla olduğu kadar hayatımın nasıl sona erdiğiyle de hatırlanmak istiyorum."
Film konusu, diyalogları, sahneleri ve oyunculukları açısından gerçekten izlenesi.
David Gale'in, başka insanların hayatına değer vererek, kendi hayatımızında değerli olabileceği, hayatımızın bir anlamın olabileceği ile ilgili yaptığı konuşma özellikle dikkate değer.
"Fanteziler gerçekdışı olmak zorundalar. Çünkü istediğiniz şeyi elde ettiğiniz anda artık onu istememeye başlarsınız. İsteğin devam edebilmesi için objesinin sürekli olarak eksik olması gerekir. İstediğiniz o şey değildir, onun fantezisidir. İstek çılgınca fantezileri destekler. Sadece gelecekteki mutluluğumuzun hayalini kurarken gerçekten mutlu oluruz." derken Pascal'in anlatmak istediği de buydu. Bu nedenle "avlanmak, öldürmekten daha zevklidir." deriz ya da "ne dilediğine dikkat et." Ona sahip olacağın için değil.Çünkü ona sahip olduğun zaman artık onu istemeyeceğin için. lacan'ın verdiği ders şu: istekleriniz doğrultusunda yaşamak sizi asla mutlu etmez. Gerçek anlamda insan olmak demek fikirler ve idealler için yaşamak demektir. Hayatınızı istediklerinizin ne kadarını elde ettiğinizle değil yaşadığınız samimiyet, şefkat ve özveri anlarıyla ölçmek demektir. Çünkü sonunda kendi hayatlarımızı önemli kılmanın tek yolu diğer insanların yaşamlarına değer vermektir."
FİLMİ İZLEMEMİŞ KİŞİLERİN YAZININ BUNDAN SONRASINI
OKUMAMALARINI RİCA EDİYORUM. FİLMİN SONU İLE İLGİLİ FİKİR UYANDIRABİLECEK ANLATIMLAR MEVCUTTUR.
Diğer insanların yaşamına değer vermek hem David hem de Constance için öncelik. Hem de kendi hayatlarından bile önemli, çünkü onlar yaşamlarının bir anlamı olmasını isteyen insanlar. Film de eğer hem David hem de Constance hayatlarının "en iyi" döneminde olup böyle bir son'a gitselerdi, filmin benim için pek inandırıcılığı olmayabilirdi. Ama ikisi de hayattayken üzerlerine düşen herşeyi yapmaya çalışmış, sonunda bir şekilde sona yaklaşmış insanlar. Kaybedecek hiçbir şeyi kalmamak deyimi durumlarını açıklayabilir. Hayatlarının "anlamlı" bir sonu olmasını istiyorlar ve o sona doğru yaklaşıyorlar.
İdam karşıtı olma durumuna gelirsek, evet eğer "yanlışlıkla masum insanların idam edilmesi" gibi bir olasılık var ise, bu ceza olmamalıdır!! Küçük bir olasılık bile bu cezanın uygulanmaması için yeterlidir. Bir insanı öldürmüş biri ölümü hakeder derseniz ben de size, bir insan öldürebilmiş bir insanı öldürünce bizim ondan ne farkımız kalır derim..
Sonu çok şaşırtır gibi yorumlar okuyabilirsiniz film ile ilgili, mevzu sonunun şaşırtması değildir, mevzu o son'un ne anlattığıdır. Sonunda çok şaşıracağım beklentisi ile izlenirse çok şey kaçırılarak heba olabilecek bir filmdir.
David için ise sona yaklaşmışken önemli olan ölmek değil, idamdan kurtulmak hiç değil. Oğluna yaptıklarını ve hayatına düzgün bir şekilde aktarabilmek, yaşamıyla yapamadıklarını belki de ölümü ile yapabilmek. David Gale'in son yemeğine ise özellikle dikkat derim, film de beni çok etkileyen detaylardan biri idi.
Yönetmen için ise Midnight Express'i çekti bu adam gibi bir önyargıya girmemenizi özellikle tavsiye ederim!!
İdam karşıtı olma durumuna gelirsek, evet eğer "yanlışlıkla masum insanların idam edilmesi" gibi bir olasılık var ise, bu ceza olmamalıdır!! Küçük bir olasılık bile bu cezanın uygulanmaması için yeterlidir. Bir insanı öldürmüş biri ölümü hakeder derseniz ben de size, bir insan öldürebilmiş bir insanı öldürünce bizim ondan ne farkımız kalır derim..
Sonu çok şaşırtır gibi yorumlar okuyabilirsiniz film ile ilgili, mevzu sonunun şaşırtması değildir, mevzu o son'un ne anlattığıdır. Sonunda çok şaşıracağım beklentisi ile izlenirse çok şey kaçırılarak heba olabilecek bir filmdir.
David için ise sona yaklaşmışken önemli olan ölmek değil, idamdan kurtulmak hiç değil. Oğluna yaptıklarını ve hayatına düzgün bir şekilde aktarabilmek, yaşamıyla yapamadıklarını belki de ölümü ile yapabilmek. David Gale'in son yemeğine ise özellikle dikkat derim, film de beni çok etkileyen detaylardan biri idi.
Yönetmen için ise Midnight Express'i çekti bu adam gibi bir önyargıya girmemenizi özellikle tavsiye ederim!!
IMDB Puanı: 7.4
Etiketler:
Alan Parker,
Dram,
Gerilim,
Kate Winslet,
Kevin Spacey,
Laura Linney,
Suç,
The Life of David Gale
27 Ağustos 2012 Pazartesi
Take Shelter - Sığınak
Take Shalter - Sığınak
Yönetmen: Jeff Nichols
2011 - ABD
Dram, Gerilim
Curtis (Michael Shannon) ve Samantha (Jessica Chastain) işitme engelli kızları Hannah (Tova Stewart) ile birlikte küçük bir kasaba da yaşamakta olan birbirine son derece bağlı bir aile. Geçim sıkıntıları var anne ve baba kızlarının tedavisi için bolca çalışmakta. Geçim sıkıntıları var. Kızlarının tedavisi için para biriktirmek yegane amaçları.
Görünürde iyi bir hayatları var aslında, güvenli bir ortam, güvenilecek dostlar, sağlık sigortası olan bir iş.. Arkadaşlarının bile özendiği bir aile.
Hannah genelde yalnız, diğer çocuklarla iletişim kurmakta bazen sorunlar yaşıyor. Ailesi ile çok sabırlı ve kızları konusunda çok hassaslar, hayatının amacı kızları. Özellikle dikkatimi çeken ve beni duygulandıran sahne; İkisinin de kızları uyurken fısıldayarak konuşmaya çalışması ve ses çıkmasın diye ayakkabılarını çıkararak yürümesi oldu.
Curtis bir anda yaklaşan bir kasırga ile ilgili rüyalar görmeye başlıyor, bir süre sonra bu gördükleri rüya olmaktan çıkıp gündüz de gördüğü halüsinasyonlara dönüşüyor.
İlk başta beklediğiniz, bu kadar bağlı bir aile de eşi ile paylaşması olur fakat Curtis bunu yapmıyor, eşinin, yakın arkadaşlarının dikkatini çekecek derece de tuhaf davranışlar sergilemeye başlıyor. Bir yandan da çıkış yolu bulmak için destek alıyor, doktorlar, psikiyatrisler.. Fakat sonuç alamıyor. Eşi ile paylaşmamasının altında da yatan sebepler var.
Film ilerledikçe, Curtis'in kendi ailesi ile ilgili sorunları olduğunu ve eşi ve kızından oluşan küçük ailesini korumak için aslında içinde önlenemez bir savaş verdiğini farkediyoruz. Kabuslarında kızına ve kendisine zarar veren herkesi, gerçek yaşamda ailesinden uzaklaştırıyor.
Rüyalar da baş karakter öncelikle kızı, devamlı kızını korumaya çalışıyor. Sığınık yapmaya başlaması ise tamamen ailesini korumak için.
Film de sığınak bence tamamen sembol. Curtis'in boğuştuğu şeylerin dışa vurumu ise bir fırtına.. Curtis'in fırtına korkusu da tamamen korktuğu şeylerin bir sembolu.. Ailesini kaybetme korkusu, annesine benzeme korkusu, kızına yardım edememe korkusu.. Ya da gerçekten öyle mi? Filmin sonu beni ikileme düşürdü.
Sessiz, sakin ilerleyen, fakat gerilimi yüksek, huzursuz, üzen, düşündüren, eşlerin birbirine olan sevgi ve dayanışma karşısında mutluluk uyandıran bir film.
Gerçeklik ve paranoya arasında gidip geliyor.
Sonu filmden de ilginç. Sonu ile ilgili farklı bir fikir varsa duymak isterim, benim kafamı karıştırdı, şaşırttı, bir kaç gün düşündürdü.
Son olarak Jessica Chastain son zamanlar da bir çok film de karşıma çıktı ve onu izlemek gerçekten çok zevkli. Bu filmde ki oyunculuğu da harikaydı. Michael Shannon ise mimiklerini bolca kullandığı bu film de gerçekten başarılıydı.
IMDB Puanı : 7.5
Yönetmen: Jeff Nichols
2011 - ABD
Dram, Gerilim
Curtis (Michael Shannon) ve Samantha (Jessica Chastain) işitme engelli kızları Hannah (Tova Stewart) ile birlikte küçük bir kasaba da yaşamakta olan birbirine son derece bağlı bir aile. Geçim sıkıntıları var anne ve baba kızlarının tedavisi için bolca çalışmakta. Geçim sıkıntıları var. Kızlarının tedavisi için para biriktirmek yegane amaçları.
Görünürde iyi bir hayatları var aslında, güvenli bir ortam, güvenilecek dostlar, sağlık sigortası olan bir iş.. Arkadaşlarının bile özendiği bir aile.
Hannah genelde yalnız, diğer çocuklarla iletişim kurmakta bazen sorunlar yaşıyor. Ailesi ile çok sabırlı ve kızları konusunda çok hassaslar, hayatının amacı kızları. Özellikle dikkatimi çeken ve beni duygulandıran sahne; İkisinin de kızları uyurken fısıldayarak konuşmaya çalışması ve ses çıkmasın diye ayakkabılarını çıkararak yürümesi oldu.
Curtis bir anda yaklaşan bir kasırga ile ilgili rüyalar görmeye başlıyor, bir süre sonra bu gördükleri rüya olmaktan çıkıp gündüz de gördüğü halüsinasyonlara dönüşüyor.
İlk başta beklediğiniz, bu kadar bağlı bir aile de eşi ile paylaşması olur fakat Curtis bunu yapmıyor, eşinin, yakın arkadaşlarının dikkatini çekecek derece de tuhaf davranışlar sergilemeye başlıyor. Bir yandan da çıkış yolu bulmak için destek alıyor, doktorlar, psikiyatrisler.. Fakat sonuç alamıyor. Eşi ile paylaşmamasının altında da yatan sebepler var.
Film ilerledikçe, Curtis'in kendi ailesi ile ilgili sorunları olduğunu ve eşi ve kızından oluşan küçük ailesini korumak için aslında içinde önlenemez bir savaş verdiğini farkediyoruz. Kabuslarında kızına ve kendisine zarar veren herkesi, gerçek yaşamda ailesinden uzaklaştırıyor.
Rüyalar da baş karakter öncelikle kızı, devamlı kızını korumaya çalışıyor. Sığınık yapmaya başlaması ise tamamen ailesini korumak için.
Film de sığınak bence tamamen sembol. Curtis'in boğuştuğu şeylerin dışa vurumu ise bir fırtına.. Curtis'in fırtına korkusu da tamamen korktuğu şeylerin bir sembolu.. Ailesini kaybetme korkusu, annesine benzeme korkusu, kızına yardım edememe korkusu.. Ya da gerçekten öyle mi? Filmin sonu beni ikileme düşürdü.
Sessiz, sakin ilerleyen, fakat gerilimi yüksek, huzursuz, üzen, düşündüren, eşlerin birbirine olan sevgi ve dayanışma karşısında mutluluk uyandıran bir film.
Gerçeklik ve paranoya arasında gidip geliyor.
Sonu filmden de ilginç. Sonu ile ilgili farklı bir fikir varsa duymak isterim, benim kafamı karıştırdı, şaşırttı, bir kaç gün düşündürdü.
Son olarak Jessica Chastain son zamanlar da bir çok film de karşıma çıktı ve onu izlemek gerçekten çok zevkli. Bu filmde ki oyunculuğu da harikaydı. Michael Shannon ise mimiklerini bolca kullandığı bu film de gerçekten başarılıydı.
IMDB Puanı : 7.5
21 Temmuz 2012 Cumartesi
The Ledge - Hayatının Seçimi
The Ledge - Hayatının Seçimi
Yönetmen : Matthew Chapman
Yapım: 2011
Dram, Gerilim
Shana (Liv Tyler) ve Joe Harris (Patrick Wilson) evli ve oldukça dindar bir çift. Özellikle Joe hayatını tam olarak kendini adamış bir Hristiyan olarak yaşıyor. Birbirlerini seven, mutlu, huzurlu, inançlı bir çifler.
Gavin (Charlie Hunnam) ise eşcinsel arkadaşı Chris (Chris'te Kabala öğretisine inanan birisi) ile birlikte yaşıyor ve bir otel de yönetici. Zamanın da yaşadığı bazı olaylar sonucunda inancını sorgulamaya başlamış sonunda inançsızlığı seçmiş (ya da benim anladığım bu!)
Shana aynı zamanda komşusu da olan Gavin ile birlikte çalışmaya başlar (tamamen tesadüf) ve yakınlaşmaya başlarlar. Bundan sonrası aşk, nefret, aldatma, inanç, inançsızlık arasında gidip gelen ve sonu bir çatı da atlamayı bekleyen bir adama kadar uzanan bir hikaye..
Film çatı da başlıyor da diyebiliriz. Gavin çatı da, atlamak üzere, neden atlamak istiyor, neden saat tutuyor atlamak için? bu sorularla filme başlıyoruz. Film devam ederken de Gavin'in kendisini kurtarmaya gelen Dedektif Hollis (Terrence Howard) ile sohbeti sırasında tüm sorularımız cevap buluyor.
Film de genel olarak ilgimi çeken tek şey aslında Dedektif Hollis'in hikayesi oldu aslında. ( Evet doğru duydunuz onunda bir hikayesi var. Bir film de kaç tane hikaye olabilir ki??) Hollis filmin başında acı bir gerçekle yüzleşiyor. Çocuğu olmuyormuş. Olabilir, herkesin çocuğu olmak zorunda değil diyebilirsiniz ama hali hazırda Hollis'in 2 tane çocuğu zaten var ve durum biraz tuhaf. Senelerce babaları olduğunu düşündüğün çocukların kim olduklarını bilmemek, aldatılmak gibi sorunlarla uğraşırken, kendisini çatı da adamın birini atlamaması için ikna etmeye çalışırken buluyor. Gavin'in hikayesi ışığında Dedektif'te sorunlarının çözümünü buluyor sanıyorum. (Filmin sonundan bunu anladım)
Film aslında çok dindar biri ile, ateist birisinin felsefe savaşı olarak lanse edilmiş. İzlerken açıkçası çok şey bekledim filmden. Sorgulamalar, tartışmalar, iknalar... Ama bunların hiçbirini bulamadım.
Benim için biraz hayal kırıklığı oldu. Elimiz de 2 aldatma hikayesi, Dindar bir Hristiyan, Ateist ve eşcinsel var. Bu kadar karşıklığı toplamak zor olmuş olmalı, altı bence boş kalmış.
Filmin sonlarına doğru, çok inançlı olduğunu düşündüğümüz insanların da aslında feleğin çemberinden geçip, kurtuluş ümidi ile din'e sarılmış ve büyük bir aydınlanma yaşamış olması, diğer taraftan inançlı insanımızın da yaşadığı kayıp ile dininden vazgeçmiş olması ise tuzu biberi, eşcinsel kabala inançlı arkadaşa hiç girmiyorum! Bana bu filmdeki hiç birşey elle tutulur gelmedi.
Sorulamak gerekirse; Kendisini kurtardığını düşündüğünü bir adama ve onunla birlikte Hristiyanlığa bağlanan kızımız, ilk fırsatta kocasını aldatmaktan çekinmiyor. Çok inançlı olduğunu düşündüğümüz diğer arkadaşımız ise dini bahane ederek birisinin hayatına kastetmekten hiç çekinmiyor. (Yerim sizin inancınızın gerçekliğini demek istiyorum!)
Birisinin hayatı için kendi hayatınızı feda eder misiniz?? sorusu ile bizi düşündürmek isteyen film ise, sonunun saçmalığı ile beni daha da hayal kırıklığına uğratmaktan fazlasını yapamadı. Bu kadar basit bir yakalanma ya da yakalayamama olamaz sanıyorum!!
Bu film basit bir aldatma hikayesi bence, din'i karıştırıp felsefik bir film yapma çabası olmasaymış keşke.. Dram belki ama kesinlikle gerilim değil. Konusu itibariyle aslında çok iyi bir film olabilecekken, harika oyuncular varken, altı çok boş kalmış. Üzücü!
İzlemesem de olurmuş.. Seçim sizin.. Benim göremediğim birşeyler vardır belki sizi çekebilecek.
MDB Puanı: 6.4
Yönetmen : Matthew Chapman
Yapım: 2011
Dram, Gerilim
Shana (Liv Tyler) ve Joe Harris (Patrick Wilson) evli ve oldukça dindar bir çift. Özellikle Joe hayatını tam olarak kendini adamış bir Hristiyan olarak yaşıyor. Birbirlerini seven, mutlu, huzurlu, inançlı bir çifler.
Gavin (Charlie Hunnam) ise eşcinsel arkadaşı Chris (Chris'te Kabala öğretisine inanan birisi) ile birlikte yaşıyor ve bir otel de yönetici. Zamanın da yaşadığı bazı olaylar sonucunda inancını sorgulamaya başlamış sonunda inançsızlığı seçmiş (ya da benim anladığım bu!)
Shana aynı zamanda komşusu da olan Gavin ile birlikte çalışmaya başlar (tamamen tesadüf) ve yakınlaşmaya başlarlar. Bundan sonrası aşk, nefret, aldatma, inanç, inançsızlık arasında gidip gelen ve sonu bir çatı da atlamayı bekleyen bir adama kadar uzanan bir hikaye..
Film çatı da başlıyor da diyebiliriz. Gavin çatı da, atlamak üzere, neden atlamak istiyor, neden saat tutuyor atlamak için? bu sorularla filme başlıyoruz. Film devam ederken de Gavin'in kendisini kurtarmaya gelen Dedektif Hollis (Terrence Howard) ile sohbeti sırasında tüm sorularımız cevap buluyor.
Film de genel olarak ilgimi çeken tek şey aslında Dedektif Hollis'in hikayesi oldu aslında. ( Evet doğru duydunuz onunda bir hikayesi var. Bir film de kaç tane hikaye olabilir ki??) Hollis filmin başında acı bir gerçekle yüzleşiyor. Çocuğu olmuyormuş. Olabilir, herkesin çocuğu olmak zorunda değil diyebilirsiniz ama hali hazırda Hollis'in 2 tane çocuğu zaten var ve durum biraz tuhaf. Senelerce babaları olduğunu düşündüğün çocukların kim olduklarını bilmemek, aldatılmak gibi sorunlarla uğraşırken, kendisini çatı da adamın birini atlamaması için ikna etmeye çalışırken buluyor. Gavin'in hikayesi ışığında Dedektif'te sorunlarının çözümünü buluyor sanıyorum. (Filmin sonundan bunu anladım)
Film aslında çok dindar biri ile, ateist birisinin felsefe savaşı olarak lanse edilmiş. İzlerken açıkçası çok şey bekledim filmden. Sorgulamalar, tartışmalar, iknalar... Ama bunların hiçbirini bulamadım.
Benim için biraz hayal kırıklığı oldu. Elimiz de 2 aldatma hikayesi, Dindar bir Hristiyan, Ateist ve eşcinsel var. Bu kadar karşıklığı toplamak zor olmuş olmalı, altı bence boş kalmış.
Filmin sonlarına doğru, çok inançlı olduğunu düşündüğümüz insanların da aslında feleğin çemberinden geçip, kurtuluş ümidi ile din'e sarılmış ve büyük bir aydınlanma yaşamış olması, diğer taraftan inançlı insanımızın da yaşadığı kayıp ile dininden vazgeçmiş olması ise tuzu biberi, eşcinsel kabala inançlı arkadaşa hiç girmiyorum! Bana bu filmdeki hiç birşey elle tutulur gelmedi.
Sorulamak gerekirse; Kendisini kurtardığını düşündüğünü bir adama ve onunla birlikte Hristiyanlığa bağlanan kızımız, ilk fırsatta kocasını aldatmaktan çekinmiyor. Çok inançlı olduğunu düşündüğümüz diğer arkadaşımız ise dini bahane ederek birisinin hayatına kastetmekten hiç çekinmiyor. (Yerim sizin inancınızın gerçekliğini demek istiyorum!)
Birisinin hayatı için kendi hayatınızı feda eder misiniz?? sorusu ile bizi düşündürmek isteyen film ise, sonunun saçmalığı ile beni daha da hayal kırıklığına uğratmaktan fazlasını yapamadı. Bu kadar basit bir yakalanma ya da yakalayamama olamaz sanıyorum!!
Bu film basit bir aldatma hikayesi bence, din'i karıştırıp felsefik bir film yapma çabası olmasaymış keşke.. Dram belki ama kesinlikle gerilim değil. Konusu itibariyle aslında çok iyi bir film olabilecekken, harika oyuncular varken, altı çok boş kalmış. Üzücü!
İzlemesem de olurmuş.. Seçim sizin.. Benim göremediğim birşeyler vardır belki sizi çekebilecek.
MDB Puanı: 6.4
11 Haziran 2012 Pazartesi
la piel que habito - The Skin I Live In
La Piel Que Habito - The Skin I Live In - İçinde Yaşadığım Deri
Yönetmen: Pedro Almodovar
Dram, Gerilim
2011
Film Polisiye yazar Thierry Jonquet’in “Tarantula” isimli kitabından uyarlama.
Dr. Robert Ledgard (Antonio Banderas ) geçirdiği bir kaza sonucu bedeni ciddi şekilde yanan karısını iyileştirmeye çalışan deri naklinde uzman bir doktor. Karısı komadan çıktıktan sonra bedenini görünce dayanamayıp, kızının gözleri önünde intihar ediyor. Bundan sonrası ise kızı için çok zor, ciddi psikolojik problemler yaşamaya başlıyor.
Buraya kadar tamam... Yukarı da yazdıklarımı film ile ilgili arama yaptığınız da herhangi bir sitede de bulabilirsiniz. Ama gerisini çok yazmak istesem de, bu film ile ilgili söylemek istediğim çok şey olmasına rağmen yazmayacağım. Çünkü bence bu film bilinmeden izlenmesi gereken bir film. Okumayın, araştırmayın ve sadece filmi izleyin...
Almodovar'ın dünyası bu, hoşgeldiniz.. Karşınıza ne çıkacağını asla bilemezsiniz.
Birisi intikam mı dedi? Sizce intikamın sınırı nedir? Eliniz de yeteri kadar gücünüz, paranız ve yeteneğiniz varsa ne kadar ileri gidebilirsiniz? Etik kurallar mı, onlar da ne??
Filmi başından sonuna kadar şaşırarak izledim. Film de geçen bazı durumları kabul edip, anlamak için sınırlarımı zorladım diyebilirim. Sıradışı, rahatsız edici ve Almodovar'ın diğer filmlerinden çok ayrı bir yerde bence.
İzleyin kendiniz çözün filmi, bence Almodovar yine yapmış yapacağını..
IMDB Puanı: 7.6
Yönetmen: Pedro Almodovar
Dram, Gerilim
2011
Film Polisiye yazar Thierry Jonquet’in “Tarantula” isimli kitabından uyarlama.
Dr. Robert Ledgard (Antonio Banderas ) geçirdiği bir kaza sonucu bedeni ciddi şekilde yanan karısını iyileştirmeye çalışan deri naklinde uzman bir doktor. Karısı komadan çıktıktan sonra bedenini görünce dayanamayıp, kızının gözleri önünde intihar ediyor. Bundan sonrası ise kızı için çok zor, ciddi psikolojik problemler yaşamaya başlıyor.
Buraya kadar tamam... Yukarı da yazdıklarımı film ile ilgili arama yaptığınız da herhangi bir sitede de bulabilirsiniz. Ama gerisini çok yazmak istesem de, bu film ile ilgili söylemek istediğim çok şey olmasına rağmen yazmayacağım. Çünkü bence bu film bilinmeden izlenmesi gereken bir film. Okumayın, araştırmayın ve sadece filmi izleyin...
Almodovar'ın dünyası bu, hoşgeldiniz.. Karşınıza ne çıkacağını asla bilemezsiniz.
Birisi intikam mı dedi? Sizce intikamın sınırı nedir? Eliniz de yeteri kadar gücünüz, paranız ve yeteneğiniz varsa ne kadar ileri gidebilirsiniz? Etik kurallar mı, onlar da ne??
Filmi başından sonuna kadar şaşırarak izledim. Film de geçen bazı durumları kabul edip, anlamak için sınırlarımı zorladım diyebilirim. Sıradışı, rahatsız edici ve Almodovar'ın diğer filmlerinden çok ayrı bir yerde bence.
İzleyin kendiniz çözün filmi, bence Almodovar yine yapmış yapacağını..
IMDB Puanı: 7.6
27 Mayıs 2012 Pazar
Akılalmaz - Unthinkable
Akılalmaz - Unthinkable
Yönetmen: Gregor Jordan
Yapım: 2010
Dram, Gerilim
Film tam olarak aşağıda ki sahne ile başlıyor. Kamera önüne geçmiş bir adam, konuşmasına Allah'ın adı ile diyerek başlar ve tabi ki bu tarz filmlerin çoğunda olduğu üzere Yusuf (Michael Sheen) isimli terörist Müslümandır. Amerika'nın belirli yerlerine yerleştirdiği 3 adet bomba vardır ve eğer istekleri yerine getirilmez ise bombaları patlatacaktır.
Sonradan öğrendiğimiz üzere Yusuf sonradan Müslüman olan, nükleer silahları çok iyi tanıyan bir ABD vatandaşı. Video'yu gönderdikten sonra, bombaların patlamasına günler kala kendini yakalatıyor. Film'de işte burada başlıyor diyebiliriz.
Helen Brody (Carrie Anne Moss) FBI ajanı, adalete sonuna kadar inanan bir kadın ( Bu olayın sonunda hala inanıyor mudur bilemeyeceğim). Henry'e karşı verdiği mücadeleyi izlerken kadının ne kadar ciddi bir ikilem de kaldığını, sınırlarını zorladığını farkedeceksiniz zaten.
Ve Henry !! (Samuel L. Jackson) Adamımızla ilk tanışmamız da harika aile babası olarak görüyoruz. Ailesini korumaya çalışan adam!! Ne iş yapar bu adam derken anlıyoruz ki, adamımız bildiğin işkenceci.. İnsani duygulara sahip olduğunu söylemek zor. Şöyle de söyleyebiliriz " adam işini iyi yapıyor!"
Fotoğraflara bakarken bile sizi zorlayabilecek olan sahnelerden film de bolca var. İşkencenin her türlüsünü izlemeye hazır olun. Hatta ailesine bağlı Henry'nin teröristin ailesine tavrı ile dehşete düşmeye hazır olun. Beni en çok zorlayan ve düşünmeye, sorgulamaya iten sahneler onlar oldu!
Henry'nin acımasızlığı, Helen'in vicdani ile muhabesi, Yusuf'un kendine göre haklı mücadelesi. Sizi fazlasıyla düşünmeye itecek bir film. Mesela Helen'in işkenceye karşı olması ve itiraz etmesi, işkence yapılırken odadan çıkması onu işkenceye dahil olmaktan kurtarmıyor bence, bu sadece iki yüzlülük! Henry bizim için kötü adam belki tüm film boyunca ama kimse ona dur demiyor! Belki de beklediği birilerinin dur demesidir. Yusuf söylediği çoğu şeyle bizi düşünmeye itiyor, belki onun haklı bulacağımız yanları bile olabilir fakat yine de insanların canına kastetmesi ne olursa olsun onu suçlu yapıyor. Ama yine de kendisine yapılanları hakediyor mu?
Bir insanın hayatı için milyonlarca insanın hayatını feda edebilir misiniz? Milyonlarca insanın hayatını kurtarmak için bir teröristi ya da ailesini öldürebilir misiniz? Peki milyonlarca insanın yaşama hakkını savunurken o teröristin yaşama hakkını kim savunacak? Söz konusu insan hayatını kurtarmak ise terörist insan değil mi yada teröristin hayatını kurtarmak istedikleri insan değil mi? Bir fikri savunurken yada en basiti derdini anlatmaya çalışırken bunu birilerinin hayatına kastetmeden yapmak mümkün değil midir? İşkence böyle bir durumda en gerekli yöntem midir? Sizin işkenceyi görmemeniz ya da direkt olarak sizin işkence yapmamanız sizi yine de suçsuz yapar mı?
Bu Amerikalıların Müslümanlarla derdi nedir?
Bu soruların cevabı her kişiye göre farklılık gösterir. Bazen bazı soruların ise cevabı bile yoktur.
Klasik "terörist - bomba, bombayı bulup ülkesini kurtaracak kahraman ajanlar" filmlerinden çok farklı yerde olan bir film olduğunu düşünüyorum. Sonunun da sizi şaşırtacağını ve beklemediğiniz gibi olacağını söyleyebilirim.
IMDB Puanı: 7.1
Çok anlam ifade eder mi bilemedim ama;
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi
Yönetmen: Gregor Jordan
Yapım: 2010
Dram, Gerilim
Film tam olarak aşağıda ki sahne ile başlıyor. Kamera önüne geçmiş bir adam, konuşmasına Allah'ın adı ile diyerek başlar ve tabi ki bu tarz filmlerin çoğunda olduğu üzere Yusuf (Michael Sheen) isimli terörist Müslümandır. Amerika'nın belirli yerlerine yerleştirdiği 3 adet bomba vardır ve eğer istekleri yerine getirilmez ise bombaları patlatacaktır.
Sonradan öğrendiğimiz üzere Yusuf sonradan Müslüman olan, nükleer silahları çok iyi tanıyan bir ABD vatandaşı. Video'yu gönderdikten sonra, bombaların patlamasına günler kala kendini yakalatıyor. Film'de işte burada başlıyor diyebiliriz.
Helen Brody (Carrie Anne Moss) FBI ajanı, adalete sonuna kadar inanan bir kadın ( Bu olayın sonunda hala inanıyor mudur bilemeyeceğim). Henry'e karşı verdiği mücadeleyi izlerken kadının ne kadar ciddi bir ikilem de kaldığını, sınırlarını zorladığını farkedeceksiniz zaten.
Ve Henry !! (Samuel L. Jackson) Adamımızla ilk tanışmamız da harika aile babası olarak görüyoruz. Ailesini korumaya çalışan adam!! Ne iş yapar bu adam derken anlıyoruz ki, adamımız bildiğin işkenceci.. İnsani duygulara sahip olduğunu söylemek zor. Şöyle de söyleyebiliriz " adam işini iyi yapıyor!"
Fotoğraflara bakarken bile sizi zorlayabilecek olan sahnelerden film de bolca var. İşkencenin her türlüsünü izlemeye hazır olun. Hatta ailesine bağlı Henry'nin teröristin ailesine tavrı ile dehşete düşmeye hazır olun. Beni en çok zorlayan ve düşünmeye, sorgulamaya iten sahneler onlar oldu!
Henry'nin acımasızlığı, Helen'in vicdani ile muhabesi, Yusuf'un kendine göre haklı mücadelesi. Sizi fazlasıyla düşünmeye itecek bir film. Mesela Helen'in işkenceye karşı olması ve itiraz etmesi, işkence yapılırken odadan çıkması onu işkenceye dahil olmaktan kurtarmıyor bence, bu sadece iki yüzlülük! Henry bizim için kötü adam belki tüm film boyunca ama kimse ona dur demiyor! Belki de beklediği birilerinin dur demesidir. Yusuf söylediği çoğu şeyle bizi düşünmeye itiyor, belki onun haklı bulacağımız yanları bile olabilir fakat yine de insanların canına kastetmesi ne olursa olsun onu suçlu yapıyor. Ama yine de kendisine yapılanları hakediyor mu?
Bir insanın hayatı için milyonlarca insanın hayatını feda edebilir misiniz? Milyonlarca insanın hayatını kurtarmak için bir teröristi ya da ailesini öldürebilir misiniz? Peki milyonlarca insanın yaşama hakkını savunurken o teröristin yaşama hakkını kim savunacak? Söz konusu insan hayatını kurtarmak ise terörist insan değil mi yada teröristin hayatını kurtarmak istedikleri insan değil mi? Bir fikri savunurken yada en basiti derdini anlatmaya çalışırken bunu birilerinin hayatına kastetmeden yapmak mümkün değil midir? İşkence böyle bir durumda en gerekli yöntem midir? Sizin işkenceyi görmemeniz ya da direkt olarak sizin işkence yapmamanız sizi yine de suçsuz yapar mı?
Bu Amerikalıların Müslümanlarla derdi nedir?
Bu soruların cevabı her kişiye göre farklılık gösterir. Bazen bazı soruların ise cevabı bile yoktur.
Klasik "terörist - bomba, bombayı bulup ülkesini kurtaracak kahraman ajanlar" filmlerinden çok farklı yerde olan bir film olduğunu düşünüyorum. Sonunun da sizi şaşırtacağını ve beklemediğiniz gibi olacağını söyleyebilirim.
IMDB Puanı: 7.1
Çok anlam ifade eder mi bilemedim ama;
Yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği herkesin hakkıdır.Hiç kimseye işkence yapılamaz, zalimce, insanlık dışı veya onur kırıcı davranışlarda bulunulamaz ve ceza verilemez. Herkesin, her nerede olursa olsun, hukuksal kişiliğinin tanınması hakkı vardır.
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi
20 Nisan 2012 Cuma
Amores Perros
Amores Perros - Paramparça Aşklar ve Köpekler
Yönetmen : Alejandro González Iñárritu
Yapım: 2000
Dram, Gerilim
"Porque tambien somos lo que hemos perdido. Çünkü bizler aslında kaybettiğimiz şeyleriz"
3 ana karakter, 3 hayat, 3 mutsuzluk, 3 acı, 3 çaresizlik, 3 aşk, 3 farklı tutku. Bir kaza ile kesişen hayatlar.
Abisinin karısına aşık, onunla olabilmek için köpeğine umut bağlamış, köpeği ile para kazanmaya çalışan Octavia (Gael García Bernal).
Onunla olmak için eşini ve çocuklarını terkeden bir adamla yeni bir hayat kurmaya çalışan başarılı, güzel manken Valeria (Goya Toledo) . Kaybettiği şeyler, hayatının alt üst oluşu ve bu kaybedişte yanında olan köpeği, köpeğine bağladığı umut.
İdealleri uğruna ailesini terkeden Devrimci El Chiavo (Emilio Echevarria). Köpeklerle birlikte sürdüğü yaşamı, onlara olan bağlılığı ve bir zamanların koministinin şimdinin kapitalistlerinin kiralık katili olması. Hayatına devam etmek için öldürmesi.
Hayatla bu kadar iç içe, bu kadar gerçek filmleri daha çok seviyorum. İçinde barındırdığı ironiyi, gerçekliği yüzümüze çarpmasını, filmi bittikten sonra günlerce aklımızda kalmasını, düşündürmesini.
Hayatımız boyunca doğru ve yanlış yaptığımız bir çok şeyin, başkalarının hayatlarını nasıl etkileyebileceği, aynı şekilde başkalarının hayatlarındaki hataların bizleri nasıl etkileyip hayatımızı kökten değiştirebileceğini çok güzel anlatmış.
Mutsuzluk barındırır bu film, kıyısından köşesinden umut beslerken sizi içine çeker ve gerçekleri önünüze serer. Mükemmel, karışık, parçaları kafanızda birleştirmeye çalışırken sonunu ve 3 olayı çok güzel bir şekilde birbirine bağlayan ama sırasız değişik bir kurgusu olan bir film. Hayatta kalmak için öldüren köpekler, hayatta kalmak için öldüren bir adam, karısını terketmiş bir adam, kızını terketmiş bir adam, kardeşinin karısın da gözü olan bir adam, evli bir adamla birlikte olan bir kadın, terkedilmiş bir kadın, terketmek üzere olan bir kadın. Bu 3 hikaye de bunların hepsi var, aşkın hangi halidir bu? Aşk ne kadar gerçektir? Paranın hayatımızda ki yeri ne kadardır? Para karşısında diz çökmeyecek kim vardır?
Film de sahipleri ve köpekler arasındaki ilişkide çok önemli ve paralellik var.
Ve en sonra habil ve kabil.. Kardeşlik nedir?
Film ile ilgili yazmak istediğim çok şey olmasına rağmen detay vermemek için daha fazla yazmayacağım. Kesinlikle dikkatle izlenmesi gereken bir film benim için.
IMDB Puanı: 8.2
Yönetmen : Alejandro González Iñárritu
Yapım: 2000
Dram, Gerilim
"Porque tambien somos lo que hemos perdido. Çünkü bizler aslında kaybettiğimiz şeyleriz"
3 ana karakter, 3 hayat, 3 mutsuzluk, 3 acı, 3 çaresizlik, 3 aşk, 3 farklı tutku. Bir kaza ile kesişen hayatlar.
Abisinin karısına aşık, onunla olabilmek için köpeğine umut bağlamış, köpeği ile para kazanmaya çalışan Octavia (Gael García Bernal).
Onunla olmak için eşini ve çocuklarını terkeden bir adamla yeni bir hayat kurmaya çalışan başarılı, güzel manken Valeria (Goya Toledo) . Kaybettiği şeyler, hayatının alt üst oluşu ve bu kaybedişte yanında olan köpeği, köpeğine bağladığı umut.
İdealleri uğruna ailesini terkeden Devrimci El Chiavo (Emilio Echevarria). Köpeklerle birlikte sürdüğü yaşamı, onlara olan bağlılığı ve bir zamanların koministinin şimdinin kapitalistlerinin kiralık katili olması. Hayatına devam etmek için öldürmesi.
Hayatla bu kadar iç içe, bu kadar gerçek filmleri daha çok seviyorum. İçinde barındırdığı ironiyi, gerçekliği yüzümüze çarpmasını, filmi bittikten sonra günlerce aklımızda kalmasını, düşündürmesini.
Hayatımız boyunca doğru ve yanlış yaptığımız bir çok şeyin, başkalarının hayatlarını nasıl etkileyebileceği, aynı şekilde başkalarının hayatlarındaki hataların bizleri nasıl etkileyip hayatımızı kökten değiştirebileceğini çok güzel anlatmış.
Mutsuzluk barındırır bu film, kıyısından köşesinden umut beslerken sizi içine çeker ve gerçekleri önünüze serer. Mükemmel, karışık, parçaları kafanızda birleştirmeye çalışırken sonunu ve 3 olayı çok güzel bir şekilde birbirine bağlayan ama sırasız değişik bir kurgusu olan bir film. Hayatta kalmak için öldüren köpekler, hayatta kalmak için öldüren bir adam, karısını terketmiş bir adam, kızını terketmiş bir adam, kardeşinin karısın da gözü olan bir adam, evli bir adamla birlikte olan bir kadın, terkedilmiş bir kadın, terketmek üzere olan bir kadın. Bu 3 hikaye de bunların hepsi var, aşkın hangi halidir bu? Aşk ne kadar gerçektir? Paranın hayatımızda ki yeri ne kadardır? Para karşısında diz çökmeyecek kim vardır?
Film de sahipleri ve köpekler arasındaki ilişkide çok önemli ve paralellik var.
Ve en sonra habil ve kabil.. Kardeşlik nedir?
Film ile ilgili yazmak istediğim çok şey olmasına rağmen detay vermemek için daha fazla yazmayacağım. Kesinlikle dikkatle izlenmesi gereken bir film benim için.
IMDB Puanı: 8.2
15 Nisan 2012 Pazar
Insidious
Insidious - Ruhlar Bölgesi
Yönetmen: James Wan
Gerilim, Korku
Konumuz kısaca, Renai (Rose Byrne) ve Josh (Patrick Wilson) üç çocuklu ve yeni evlerine taşınmış bir çifttir. Oğulları Dalton eve taşındıklarından kısa bir süre sonra teşhis konulamayan fakat koma gibi bir durumda giriyor. Sonra ev de tuhaf olaylar yaşanmaya başlıyor.
Bu film de perili ev durumu yok. Ruhlar var ama aslında olay düşündüğümüzden daha farklı çıkıyor izledikçe. Belki de filmin en ilginç, hadi ya diyeceğiniz kısmı o olabilir!
Sonra Renai (Lin Shaye) isimli bir medyum? geliyor Josh'ın annesi ile birlikte, durumun ne olduğunu anlamak ve yardım etmek için.
Sanırım daha fazla devam edemeyeceğim filmi sakince anlatmaya. Bu nasıl saçma bir filmdir? Ben bu filmi neden izledim? Hadi azıcık korkalım diyen kardeşime uydum tamam da filmi onun seçmesine neden izin verdim?
Bir kere bu nasıl bir babadır, nasıl bu kadar duyarsızdır? Şöyle bir ihtimal de var tabi Patrick Wilson'da ben bu filmde ne yapıyorum diye düşünüp sadece ortalarda dolaşmış ve ezberden replikleri okumuş da olabilir! Karısı intiharın eşiğine gelmiş adam eve geç gelme derdinde, evde bişiler dolaşıyor, çocuk 3 aydır nedensiz uyuyor, evin kapısı kendi kendine açılıyor falan adam put gibi!!
Sonra bir şekilde inanıyor duyarsız babamız, Renai'den yardım almaya ikna oluyor. Renai'nin 2 tane de yardımcısı var. Birbirinden salak, o sırada film korku mu yoksa biri bizimle dalga mı geçiyor da diyebilirsiniz. Birbirleriyle didişiyorlar durmadan.
Aslında ruhlar çocuğu ele geçirmemiş, çocuk astral seyahate çıkıyormuş ama bu sefer çok uzağa gitmiş geri dönememiş, iblisler de onun boş kalan bedenine girmek istiyormuş. Hatta en kırmızı suratlısı ( üstteki fotoğraf) çocuğu esir almış diğer tarafta dönemesin bedenine diye. Baba da aslında çocukken bunu yaşamış ama hatırlamıyormuş, Renai onu da kurtarmış, çocuğu bir tek baba gidip geri getirebilirmiş. Çocuğun başında 3 ay bekleyen ve yine de bedenini ele geçiremeyen iblislerin, babanın bedenini 1 saatte nasıl ele geçirdiği ise benim için hala muamma?
Daha fazla uzatmak istemiyorum. Ben bu filmden hiç bir şey anlamadım. Sadece izlemek isteyen olursa diye uyarmak için yazıyorum :) Saw'ın yönetmeni kötü film yapmaz gibi bir aldanışınız da olmasın, Saw filmi ayrıca tartışılır.
IMDB Puanı: 6.8 ( Fazla bu puan!)
Yönetmen: James Wan
Gerilim, Korku
Konumuz kısaca, Renai (Rose Byrne) ve Josh (Patrick Wilson) üç çocuklu ve yeni evlerine taşınmış bir çifttir. Oğulları Dalton eve taşındıklarından kısa bir süre sonra teşhis konulamayan fakat koma gibi bir durumda giriyor. Sonra ev de tuhaf olaylar yaşanmaya başlıyor.
Bu film de perili ev durumu yok. Ruhlar var ama aslında olay düşündüğümüzden daha farklı çıkıyor izledikçe. Belki de filmin en ilginç, hadi ya diyeceğiniz kısmı o olabilir!
Sonra Renai (Lin Shaye) isimli bir medyum? geliyor Josh'ın annesi ile birlikte, durumun ne olduğunu anlamak ve yardım etmek için.
Sanırım daha fazla devam edemeyeceğim filmi sakince anlatmaya. Bu nasıl saçma bir filmdir? Ben bu filmi neden izledim? Hadi azıcık korkalım diyen kardeşime uydum tamam da filmi onun seçmesine neden izin verdim?
Bir kere bu nasıl bir babadır, nasıl bu kadar duyarsızdır? Şöyle bir ihtimal de var tabi Patrick Wilson'da ben bu filmde ne yapıyorum diye düşünüp sadece ortalarda dolaşmış ve ezberden replikleri okumuş da olabilir! Karısı intiharın eşiğine gelmiş adam eve geç gelme derdinde, evde bişiler dolaşıyor, çocuk 3 aydır nedensiz uyuyor, evin kapısı kendi kendine açılıyor falan adam put gibi!!
Sonra bir şekilde inanıyor duyarsız babamız, Renai'den yardım almaya ikna oluyor. Renai'nin 2 tane de yardımcısı var. Birbirinden salak, o sırada film korku mu yoksa biri bizimle dalga mı geçiyor da diyebilirsiniz. Birbirleriyle didişiyorlar durmadan.
Aslında ruhlar çocuğu ele geçirmemiş, çocuk astral seyahate çıkıyormuş ama bu sefer çok uzağa gitmiş geri dönememiş, iblisler de onun boş kalan bedenine girmek istiyormuş. Hatta en kırmızı suratlısı ( üstteki fotoğraf) çocuğu esir almış diğer tarafta dönemesin bedenine diye. Baba da aslında çocukken bunu yaşamış ama hatırlamıyormuş, Renai onu da kurtarmış, çocuğu bir tek baba gidip geri getirebilirmiş. Çocuğun başında 3 ay bekleyen ve yine de bedenini ele geçiremeyen iblislerin, babanın bedenini 1 saatte nasıl ele geçirdiği ise benim için hala muamma?
Daha fazla uzatmak istemiyorum. Ben bu filmden hiç bir şey anlamadım. Sadece izlemek isteyen olursa diye uyarmak için yazıyorum :) Saw'ın yönetmeni kötü film yapmaz gibi bir aldanışınız da olmasın, Saw filmi ayrıca tartışılır.
IMDB Puanı: 6.8 ( Fazla bu puan!)
Etiketler:
Gerilim,
Insidious,
James Wan,
Korku,
Lin Shaye,
Patrick Wilson,
Rose Byrne
14 Nisan 2012 Cumartesi
Apollo 18
Apollo 18 - Ölüm Yolculuğu
Yönetmen: Gonzalo López-Gallego
Bilim - Kurgu, Gerilim, Korku
1972 yılında Apollo 17 isimli uzay aracı insanlı son seyahati gerçekleştirir fakat yıllar sonra NASA'ya ait bir video kaydının ortaya çıkmasıyla herkesten gizlenen bir insanlı uzay yolculuğu daha olduğu öğrenilir.
Ryan Robbins ve Lloyd Owen başrolde. Zaten film de sadece 2 astronot etrafında geçiyor.
Nasa'nın 1961 - 1975 yılları arasında Ay'a 17 insana uçuş gerçekleştirdiğini biliyoruz. Ya daha fazlası varsa? Sonra neden gidilmedi? Bu uçuşlar neden bitti? Yani sen 60 ı yıllarda Ay'a insanlı araç yollarken şu an ki teknoloji ile gerçekten bunu yapamıyor musun?
Komplo teorisi de ya da efsanalerden yola çıkılmış diyebilirsiniz ama durup düşündüreceği kesin. Kaybolan ay taşlarından da bahsedildiğini düşünürsek!!
Belgesel niteliğinde de olan film de, uzaya gönderilen o 2 astronotun uzay da yaşadıklarını izliyoruz.
Uzay da geçirdikleri sürede yalnız olmadıklarını farkeden astronotlar ne yazık ki karşılarında olan "şey" ile baş edemiyorlar çünkü ne ile baş etmeleri gerektiğinin de zaten farkında değiller. Farkedene kadar da iş işten geçmiş oluyor.
Daha önce uzayda ölmüş astronotların cesetleriyle karşılaşıyorlar. Birşeyler dönüyor etraflarında ama anlam veremiyorlar.
Mükemmel bir film değil, belki beklentinizi çok karşılamaz ( Bu tamamen sizin filmden beklentinizle alakalı tabii) Uzay ya da uzaylılarla ilgili filmleri sevenlerin zaten kaçırmaması gerek. Ben izlediğime pişman mıyım? Hayır. İzlenemez diyemem bu filme. Bir kere filmi izlerken gerçekten geriliyorsunuz ve yaşanan çaresizlikten rahatsız olacağınız kesin. Filmin bana hissettikleri bu, uzaydasın, eve dönmek pek senin elinde olan bir şey değil, o sırada insani duygularınla da baş etmeye çalışıyorsun ( Filmin sonunda bunu farkedeceksiniz) İnsanı gerçekten geren bir film.
Ben uzaylıları daha farklı hayal etmiş olabilirim. Böcekler mi yani?! İletişim kurabileceğimiz canlılar gibi benim gözümde hep, koca evrende sadece bizim olabileceğimiz bana pek mantıklı gelmiyor. Bir de neden bu tarz filmler de hep ağzımız burnumuz yamularak, kan revan için de ölmek zorundayız onu da çok anlamıyorum. Şu yaratıkların biri de içimize girmesin, biri de bizi yaratığa dönüştürmesin bir zahmet.
Son olarak bu film sanırım bir kaç hafta önce vizyona girdi ama ben yaklaşık olarak 3 ay önce izledim! Son zamanlar da vizyona giren bir çok filmi de yaklaşık olarak 2-3 ay önce izlediğimi düşünürsek neden bu filmler bize bu kadar çok geç geliyor? Bir de yine Apollo 18 ismi yetmemiş bize Ölüm yolculuğunu eklemişler sonuna, filmin sonunu yazsaydınız bari afişe?
IMDB Puanı: 5.3
Yönetmen: Gonzalo López-Gallego
Bilim - Kurgu, Gerilim, Korku
1972 yılında Apollo 17 isimli uzay aracı insanlı son seyahati gerçekleştirir fakat yıllar sonra NASA'ya ait bir video kaydının ortaya çıkmasıyla herkesten gizlenen bir insanlı uzay yolculuğu daha olduğu öğrenilir.
Ryan Robbins ve Lloyd Owen başrolde. Zaten film de sadece 2 astronot etrafında geçiyor.
Nasa'nın 1961 - 1975 yılları arasında Ay'a 17 insana uçuş gerçekleştirdiğini biliyoruz. Ya daha fazlası varsa? Sonra neden gidilmedi? Bu uçuşlar neden bitti? Yani sen 60 ı yıllarda Ay'a insanlı araç yollarken şu an ki teknoloji ile gerçekten bunu yapamıyor musun?
Komplo teorisi de ya da efsanalerden yola çıkılmış diyebilirsiniz ama durup düşündüreceği kesin. Kaybolan ay taşlarından da bahsedildiğini düşünürsek!!
Belgesel niteliğinde de olan film de, uzaya gönderilen o 2 astronotun uzay da yaşadıklarını izliyoruz.
Uzay da geçirdikleri sürede yalnız olmadıklarını farkeden astronotlar ne yazık ki karşılarında olan "şey" ile baş edemiyorlar çünkü ne ile baş etmeleri gerektiğinin de zaten farkında değiller. Farkedene kadar da iş işten geçmiş oluyor.
Daha önce uzayda ölmüş astronotların cesetleriyle karşılaşıyorlar. Birşeyler dönüyor etraflarında ama anlam veremiyorlar.
Mükemmel bir film değil, belki beklentinizi çok karşılamaz ( Bu tamamen sizin filmden beklentinizle alakalı tabii) Uzay ya da uzaylılarla ilgili filmleri sevenlerin zaten kaçırmaması gerek. Ben izlediğime pişman mıyım? Hayır. İzlenemez diyemem bu filme. Bir kere filmi izlerken gerçekten geriliyorsunuz ve yaşanan çaresizlikten rahatsız olacağınız kesin. Filmin bana hissettikleri bu, uzaydasın, eve dönmek pek senin elinde olan bir şey değil, o sırada insani duygularınla da baş etmeye çalışıyorsun ( Filmin sonunda bunu farkedeceksiniz) İnsanı gerçekten geren bir film.
Ben uzaylıları daha farklı hayal etmiş olabilirim. Böcekler mi yani?! İletişim kurabileceğimiz canlılar gibi benim gözümde hep, koca evrende sadece bizim olabileceğimiz bana pek mantıklı gelmiyor. Bir de neden bu tarz filmler de hep ağzımız burnumuz yamularak, kan revan için de ölmek zorundayız onu da çok anlamıyorum. Şu yaratıkların biri de içimize girmesin, biri de bizi yaratığa dönüştürmesin bir zahmet.
Son olarak bu film sanırım bir kaç hafta önce vizyona girdi ama ben yaklaşık olarak 3 ay önce izledim! Son zamanlar da vizyona giren bir çok filmi de yaklaşık olarak 2-3 ay önce izlediğimi düşünürsek neden bu filmler bize bu kadar çok geç geliyor? Bir de yine Apollo 18 ismi yetmemiş bize Ölüm yolculuğunu eklemişler sonuna, filmin sonunu yazsaydınız bari afişe?
IMDB Puanı: 5.3
12 Nisan 2012 Perşembe
The Adjustment Bureau
The Adjustment Bureau - Kader Ajanları
Yönetmen : George Nolfi
Bilim - Kurgu, Gerilim, Romantik
Genç politikacımız David Norris'in (Matt Damon) güzel balerin kızımız Elise (Emily Blunt) ile karşılaşması ile başlayan filmimiz, David'in Elise ile aşkına engel olmaya çalışan gizemli güçleri farketmesi ile devam eder.
Film özetle; Size yazılmış bir kader var, biz yazdık biliyoruz diyen melekler! ile hayır ben o kaderi değiştiririm aşkım için diyen David'in koşuşturması, kapışması vs. Film de bolca kovalama var ama eğlenceli diyebilirim.
Öncelikle film çok akıcı, sıkılmadan izlenecek bir film. Aşk ön planda, bilim kurgu öğeleri daha arka planda aslında. Kaderlerine karşı çıkan 2 insan, insan kaderini kendi yazabilir gibi bir mesajı vardı sanırım ama filmin sonunda "yok canım, baktık siz çok inatçısınız biz sizin kaderinizi yeniden yazdık" tarzı yaklaşımda iyiydi :) Kaderi değiştirmek elimizde mi? Eh işte!? Bir de gerçekten aşık olunca herşeyi karşımıza alabiliriz de demeye çalışılmış olabilir.
Film de ilahi öğeler, tanrı, melekler falan gayet bürokratik bir şekilde sunulmuş bize. Yani yukarı da bir sistem var gayet güzel işliyor :)
Bence keyifle izlenecek bir film, filme derin anlamlar yüklenmesine de gerek yok ama.
IMDB Puanı: 7.1
Yönetmen : George Nolfi
Bilim - Kurgu, Gerilim, Romantik
Genç politikacımız David Norris'in (Matt Damon) güzel balerin kızımız Elise (Emily Blunt) ile karşılaşması ile başlayan filmimiz, David'in Elise ile aşkına engel olmaya çalışan gizemli güçleri farketmesi ile devam eder.
Film özetle; Size yazılmış bir kader var, biz yazdık biliyoruz diyen melekler! ile hayır ben o kaderi değiştiririm aşkım için diyen David'in koşuşturması, kapışması vs. Film de bolca kovalama var ama eğlenceli diyebilirim.
Öncelikle film çok akıcı, sıkılmadan izlenecek bir film. Aşk ön planda, bilim kurgu öğeleri daha arka planda aslında. Kaderlerine karşı çıkan 2 insan, insan kaderini kendi yazabilir gibi bir mesajı vardı sanırım ama filmin sonunda "yok canım, baktık siz çok inatçısınız biz sizin kaderinizi yeniden yazdık" tarzı yaklaşımda iyiydi :) Kaderi değiştirmek elimizde mi? Eh işte!? Bir de gerçekten aşık olunca herşeyi karşımıza alabiliriz de demeye çalışılmış olabilir.
Film de ilahi öğeler, tanrı, melekler falan gayet bürokratik bir şekilde sunulmuş bize. Yani yukarı da bir sistem var gayet güzel işliyor :)
Bence keyifle izlenecek bir film, filme derin anlamlar yüklenmesine de gerek yok ama.
IMDB Puanı: 7.1
29 Mart 2012 Perşembe
We Need to Talk About Kevin
We Need to Talk About Kevin - Kevin Hakkında Konuşmalıyız
Dram, gerilim
İngiltere yapımlı Lionel Shriver’ın ödüllü romanından uyarlama, Lynne Ramsay yönetmenliğinde ki filmimiz de Tilda Swinton baş rolde (sen ne muhteşem kadınsın Tilda!) ve yeni bir yıldız doğuyor Ezra Miller!
Bu film uzun süre heyecanla bekledim ve beni yanıltmadı.
Konumuz özetle oğlu katil olan bir annenin yaşadıkları. Bence konu bu kadarla kalmıyor ama. Her kadın anne olarak doğmazın da filmi bence. Aşağıdaki fotoğraf bile bence filmi özetler nitelikte. Anne oğlunu sevemedi, hiçbir zaman sahiplenemedi ve oğlu ondan alabileceği en kötü şekilde intikamı aldı. Çocuğun yaptığı herşeyin anneye karşı olduğunu yapıldığını düşünüyorum. Sonunda annenin elindeki herşeyi aldı!
Bütün film boyuna çocuğun baba ile çok yakın olduğunu sandığımız halde aslında babanın hiç bir fonsiyonu olmadığını da görüyoruz filmin sonunda. Çocuk için belki de değer verdiği ama bir yandan da sevgi- nefret arasında sıkıştığı tek insan annesi. Annenin toplum karşısında düştüğü durum, dışlanma ise iç parçalayıcı nitelikte. İnsanlar çok acımasız olabiliyor.
Film bence derinliği olan ve gerçekten anlamaya çalışılarak izlenmesi gereken bir film.
Ben bu tarz filmleri seviyorum, özellikle filmlerin "bir sonu" "açıklaması" olması gerektiğini düşünenler bence izlememeli, sıkabilir. Bu film herşeyi önünüze sunmayacak, anlamanızı bekleyecek ve sizi darmadağın edecek bir film.
IMDB puanı 7.7
Not: Bazı siteler de film ile ilgili bir anne ve çocuk ilişkisinin bu şekilde olamayacağı ve filmi gerçekçi bulmadıklarını söyleyen yorumlar okudum ama tam tersini düşündüğüm için belki de film bana çok gerçekçi geldi. Anne olmanın çocuk doğduğu anda sihirli bir değneğin kafamıza vurularak bize bahşedilen bir şey olmadığını düşünüyorum çünkü. Anneliğin kutsal bıdı bıdılarına da pek inanmam. Sonradan öğrendiğimiz bir şey belki de annelik, bazılarımız bunu seviyor, öğreniyor bazılarımız sadece görev gibi yapıyor. Ama işte zaten tam da burada düşünmeliyiz, ortaya çıkan şey bir insan ve o bizim ellerimizde. Biz bunu gerçekten istiyor muyuz?
Filmden bolca etkilenen insan notu oldu bu da :)
Dram, gerilim
İngiltere yapımlı Lionel Shriver’ın ödüllü romanından uyarlama, Lynne Ramsay yönetmenliğinde ki filmimiz de Tilda Swinton baş rolde (sen ne muhteşem kadınsın Tilda!) ve yeni bir yıldız doğuyor Ezra Miller!
Bu film uzun süre heyecanla bekledim ve beni yanıltmadı.
Konumuz özetle oğlu katil olan bir annenin yaşadıkları. Bence konu bu kadarla kalmıyor ama. Her kadın anne olarak doğmazın da filmi bence. Aşağıdaki fotoğraf bile bence filmi özetler nitelikte. Anne oğlunu sevemedi, hiçbir zaman sahiplenemedi ve oğlu ondan alabileceği en kötü şekilde intikamı aldı. Çocuğun yaptığı herşeyin anneye karşı olduğunu yapıldığını düşünüyorum. Sonunda annenin elindeki herşeyi aldı!
Bütün film boyuna çocuğun baba ile çok yakın olduğunu sandığımız halde aslında babanın hiç bir fonsiyonu olmadığını da görüyoruz filmin sonunda. Çocuk için belki de değer verdiği ama bir yandan da sevgi- nefret arasında sıkıştığı tek insan annesi. Annenin toplum karşısında düştüğü durum, dışlanma ise iç parçalayıcı nitelikte. İnsanlar çok acımasız olabiliyor.
Film bence derinliği olan ve gerçekten anlamaya çalışılarak izlenmesi gereken bir film.
Ben bu tarz filmleri seviyorum, özellikle filmlerin "bir sonu" "açıklaması" olması gerektiğini düşünenler bence izlememeli, sıkabilir. Bu film herşeyi önünüze sunmayacak, anlamanızı bekleyecek ve sizi darmadağın edecek bir film.
IMDB puanı 7.7
Not: Bazı siteler de film ile ilgili bir anne ve çocuk ilişkisinin bu şekilde olamayacağı ve filmi gerçekçi bulmadıklarını söyleyen yorumlar okudum ama tam tersini düşündüğüm için belki de film bana çok gerçekçi geldi. Anne olmanın çocuk doğduğu anda sihirli bir değneğin kafamıza vurularak bize bahşedilen bir şey olmadığını düşünüyorum çünkü. Anneliğin kutsal bıdı bıdılarına da pek inanmam. Sonradan öğrendiğimiz bir şey belki de annelik, bazılarımız bunu seviyor, öğreniyor bazılarımız sadece görev gibi yapıyor. Ama işte zaten tam da burada düşünmeliyiz, ortaya çıkan şey bir insan ve o bizim ellerimizde. Biz bunu gerçekten istiyor muyuz?
Filmden bolca etkilenen insan notu oldu bu da :)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)














































