Bir arkadaşım sayesinde tanıştığım bu program, benim gibi bir kaç harici bellekte ve 2 bilgisayarda yüzlerce film bulunduran ve bazen neyi nerede bulacağını, hangi filmin elinde olduğunu ya da olmadığını bulamayan insanlar için çok faydalı.
Programı bilgisayara yüklüyorsunuz (ki çok basit ve kısa sürüyor) Sonra ister bilgisayardan, ister harici belleklerinizden filmlerinizi seçip programa atıyorsunuz. Daha sonra ister IMDB'den ister Türk sinema sitelerinden filmle ilgili bilgileri, puanları, konuları, oyuncuları tek tıkla indiriyorsunuz. İzlediğim ya da izlemediğim diye işaretleme olanağı da mevcut. Filme kendi verdiğiniz puanı bile yazabileceğiniz bir alan vardı diye hatırlıyorum.
Kullanımı çok kolay, programı indirdikten sonra hemen çözeceğinize eminim. Anlatmama bile gerek yok aslında.
Bütün filmlerimi programa atma girişimim, yoğunluk sebebi ile sekteye uğramıştı. Şimdi yeniden ilgilenmeye başlamışken, faydası olur düşüncesi ile paylaşmak istedim.
http://www.griee.com/tr
Sevgiler.
29 Ağustos 2012 Çarşamba
La fille sur le pont - Girl On The Bridge
La fille sur le pont - Girl On The Bridge - Köprüdeki Kız
Yönetmen: Patrice Leconte
1999 - Fransa
Komedi, Dram, Romantik
Film Adèle'nin (Vanessa Paradis) kendisini anlattığı sahne ile başlıyor. Yüzünü görmediğimiz bir kadınla söyleşi yapıyor ve hayatını anlatıyor. Daha 22 yaşında. Daha bu sahnede umutsuzluğunu, hatalarını, sevilmek arzusu ile elini her uzatan ile her yola gittiğini, hatalarından ders almadığını görüyoruz. Söyleşi bence oldukça dürüst ve Adele'yi tanımamız ve anlamamız için oldukça yeterli.
Sonra sahne bir köprüye geçiyor, Adele köprü de ve atlamak üzere. Yanına yaklaşan bir erkek onunla konuşmaya başlıyor. Gabor (Daniel Auteuil) Adele'yi atlamaktan vazgeçirmeye çalışıyor ve bunu yaparken oldukça dürüst..
Gabor hayatını sirklerde, gösterilerde hedef tahtasına bağladığı kadınlara bıçak atarak geçiriyor ve bu kadınlar genelde köprülerden, sahillerden bulduğu ve onunla çalışmaya ikna ettiği umutsuz kadınlar.. Zaten ölmek istemiyor muydun? Birşey kaybetmeyeceksin..
Adele ve Gabor birlikte bir yolculuğa çıkıyorlar. Adele için şaşırtıcı, Gabor için ise umut dolu demek yeridir. Gabor'un Adele'nin çok farklı olduğuna inancı tam.
Şanssızlığına inanmış genç bir kadın ve onun çok şanslı olduğuna inanan ve inandırmaya çalışan bir adam. Adele hala hayatının erkeğini, doğru insanı aramaktan vazgeçmemiş. Gabor ise hiç kimseye hayır dememiş bu genç kadının yanında kalmasından başka birşey istemeyen bir erkek.
Bu iki insan birlikte iken talih yanlarında ama ayrı ayrı dağılıyorlar. Hayata karşı mücade etmek için bazen yanınızda birileri gerekir, size inanan birileri.
Filmin repliklerinin hepsini not etmek istedim, her biri benim için ayrı anlamlar taşıdı.
"Sana bir hikaye anlatacağım. Uzun zaman önce caddenin çift tarafında oturdum, 22 numarada. Karşıdaki evleri seyrettim. Daha mutlu insanları düşündüm. Odaları daha güneşliydi, partileri daha eğlenceli. Ama aslında odaları daha karanlık ve küçüktü ve onlar da karşıdaki evleri seyrettiler. Çünkü; biz şansı hep sahip olmadığımız şeyler olarak düşünürüz. "
Filmin tamamı siyah beyaz çekilmiş ve bu bana bu film için daha da anlamlı geldi. Ayrıca filmin başındaki müzik ve filmin sonunun geçtiği yerler sizi şaşırtıcak. Eski İstanbul görmek isterseniz, bu filme buyrun derim..
Ben bu filmi çok sevdim, izlerken bolca güldüm, duygulandım.
Vanessa, söylemeden geçemeyeceğim; sen benim nefret ettiğim ayrık dişlerime az da olsa sempati duymama tek sebepsin..
IMDB Puanı: 7.5
Yönetmen: Patrice Leconte
1999 - Fransa
Komedi, Dram, Romantik
Film Adèle'nin (Vanessa Paradis) kendisini anlattığı sahne ile başlıyor. Yüzünü görmediğimiz bir kadınla söyleşi yapıyor ve hayatını anlatıyor. Daha 22 yaşında. Daha bu sahnede umutsuzluğunu, hatalarını, sevilmek arzusu ile elini her uzatan ile her yola gittiğini, hatalarından ders almadığını görüyoruz. Söyleşi bence oldukça dürüst ve Adele'yi tanımamız ve anlamamız için oldukça yeterli.
"Geleceğimi büyük
bir tren istasyonundaki banklı ve damalı bir bekleme salonu gibi
görüyorum. Dışarıdaki kalabalık beni görmeden koşturuyor. Hepsi bir acele
içinde, trene veya taksilere biniyorlar. Gidecek bir yerleri,görecek birileri
var. Ve ben orada oturuyorum, bekliyorum.
-Neyi bekliyorsun
Adele? Bir şeyler olmasını"
Sonra sahne bir köprüye geçiyor, Adele köprü de ve atlamak üzere. Yanına yaklaşan bir erkek onunla konuşmaya başlıyor. Gabor (Daniel Auteuil) Adele'yi atlamaktan vazgeçirmeye çalışıyor ve bunu yaparken oldukça dürüst..
"- Onu siz mi kurtardınız?
- Çok karanlıktı kimin kimi kurtardığını söylemek
zor"
Gabor hayatını sirklerde, gösterilerde hedef tahtasına bağladığı kadınlara bıçak atarak geçiriyor ve bu kadınlar genelde köprülerden, sahillerden bulduğu ve onunla çalışmaya ikna ettiği umutsuz kadınlar.. Zaten ölmek istemiyor muydun? Birşey kaybetmeyeceksin..
Adele ve Gabor birlikte bir yolculuğa çıkıyorlar. Adele için şaşırtıcı, Gabor için ise umut dolu demek yeridir. Gabor'un Adele'nin çok farklı olduğuna inancı tam.
Şanssızlığına inanmış genç bir kadın ve onun çok şanslı olduğuna inanan ve inandırmaya çalışan bir adam. Adele hala hayatının erkeğini, doğru insanı aramaktan vazgeçmemiş. Gabor ise hiç kimseye hayır dememiş bu genç kadının yanında kalmasından başka birşey istemeyen bir erkek.
Bu iki insan birlikte iken talih yanlarında ama ayrı ayrı dağılıyorlar. Hayata karşı mücade etmek için bazen yanınızda birileri gerekir, size inanan birileri.
Filmin repliklerinin hepsini not etmek istedim, her biri benim için ayrı anlamlar taşıdı.
"Sana bir hikaye anlatacağım. Uzun zaman önce caddenin çift tarafında oturdum, 22 numarada. Karşıdaki evleri seyrettim. Daha mutlu insanları düşündüm. Odaları daha güneşliydi, partileri daha eğlenceli. Ama aslında odaları daha karanlık ve küçüktü ve onlar da karşıdaki evleri seyrettiler. Çünkü; biz şansı hep sahip olmadığımız şeyler olarak düşünürüz. "
Filmin tamamı siyah beyaz çekilmiş ve bu bana bu film için daha da anlamlı geldi. Ayrıca filmin başındaki müzik ve filmin sonunun geçtiği yerler sizi şaşırtıcak. Eski İstanbul görmek isterseniz, bu filme buyrun derim..
Ben bu filmi çok sevdim, izlerken bolca güldüm, duygulandım.
Vanessa, söylemeden geçemeyeceğim; sen benim nefret ettiğim ayrık dişlerime az da olsa sempati duymama tek sebepsin..
IMDB Puanı: 7.5
27 Ağustos 2012 Pazartesi
Take Shelter - Sığınak
Take Shalter - Sığınak
Yönetmen: Jeff Nichols
2011 - ABD
Dram, Gerilim
Curtis (Michael Shannon) ve Samantha (Jessica Chastain) işitme engelli kızları Hannah (Tova Stewart) ile birlikte küçük bir kasaba da yaşamakta olan birbirine son derece bağlı bir aile. Geçim sıkıntıları var anne ve baba kızlarının tedavisi için bolca çalışmakta. Geçim sıkıntıları var. Kızlarının tedavisi için para biriktirmek yegane amaçları.
Görünürde iyi bir hayatları var aslında, güvenli bir ortam, güvenilecek dostlar, sağlık sigortası olan bir iş.. Arkadaşlarının bile özendiği bir aile.
Hannah genelde yalnız, diğer çocuklarla iletişim kurmakta bazen sorunlar yaşıyor. Ailesi ile çok sabırlı ve kızları konusunda çok hassaslar, hayatının amacı kızları. Özellikle dikkatimi çeken ve beni duygulandıran sahne; İkisinin de kızları uyurken fısıldayarak konuşmaya çalışması ve ses çıkmasın diye ayakkabılarını çıkararak yürümesi oldu.
Curtis bir anda yaklaşan bir kasırga ile ilgili rüyalar görmeye başlıyor, bir süre sonra bu gördükleri rüya olmaktan çıkıp gündüz de gördüğü halüsinasyonlara dönüşüyor.
İlk başta beklediğiniz, bu kadar bağlı bir aile de eşi ile paylaşması olur fakat Curtis bunu yapmıyor, eşinin, yakın arkadaşlarının dikkatini çekecek derece de tuhaf davranışlar sergilemeye başlıyor. Bir yandan da çıkış yolu bulmak için destek alıyor, doktorlar, psikiyatrisler.. Fakat sonuç alamıyor. Eşi ile paylaşmamasının altında da yatan sebepler var.
Film ilerledikçe, Curtis'in kendi ailesi ile ilgili sorunları olduğunu ve eşi ve kızından oluşan küçük ailesini korumak için aslında içinde önlenemez bir savaş verdiğini farkediyoruz. Kabuslarında kızına ve kendisine zarar veren herkesi, gerçek yaşamda ailesinden uzaklaştırıyor.
Rüyalar da baş karakter öncelikle kızı, devamlı kızını korumaya çalışıyor. Sığınık yapmaya başlaması ise tamamen ailesini korumak için.
Film de sığınak bence tamamen sembol. Curtis'in boğuştuğu şeylerin dışa vurumu ise bir fırtına.. Curtis'in fırtına korkusu da tamamen korktuğu şeylerin bir sembolu.. Ailesini kaybetme korkusu, annesine benzeme korkusu, kızına yardım edememe korkusu.. Ya da gerçekten öyle mi? Filmin sonu beni ikileme düşürdü.
Sessiz, sakin ilerleyen, fakat gerilimi yüksek, huzursuz, üzen, düşündüren, eşlerin birbirine olan sevgi ve dayanışma karşısında mutluluk uyandıran bir film.
Gerçeklik ve paranoya arasında gidip geliyor.
Sonu filmden de ilginç. Sonu ile ilgili farklı bir fikir varsa duymak isterim, benim kafamı karıştırdı, şaşırttı, bir kaç gün düşündürdü.
Son olarak Jessica Chastain son zamanlar da bir çok film de karşıma çıktı ve onu izlemek gerçekten çok zevkli. Bu filmde ki oyunculuğu da harikaydı. Michael Shannon ise mimiklerini bolca kullandığı bu film de gerçekten başarılıydı.
IMDB Puanı : 7.5
Yönetmen: Jeff Nichols
2011 - ABD
Dram, Gerilim
Curtis (Michael Shannon) ve Samantha (Jessica Chastain) işitme engelli kızları Hannah (Tova Stewart) ile birlikte küçük bir kasaba da yaşamakta olan birbirine son derece bağlı bir aile. Geçim sıkıntıları var anne ve baba kızlarının tedavisi için bolca çalışmakta. Geçim sıkıntıları var. Kızlarının tedavisi için para biriktirmek yegane amaçları.
Görünürde iyi bir hayatları var aslında, güvenli bir ortam, güvenilecek dostlar, sağlık sigortası olan bir iş.. Arkadaşlarının bile özendiği bir aile.
Hannah genelde yalnız, diğer çocuklarla iletişim kurmakta bazen sorunlar yaşıyor. Ailesi ile çok sabırlı ve kızları konusunda çok hassaslar, hayatının amacı kızları. Özellikle dikkatimi çeken ve beni duygulandıran sahne; İkisinin de kızları uyurken fısıldayarak konuşmaya çalışması ve ses çıkmasın diye ayakkabılarını çıkararak yürümesi oldu.
Curtis bir anda yaklaşan bir kasırga ile ilgili rüyalar görmeye başlıyor, bir süre sonra bu gördükleri rüya olmaktan çıkıp gündüz de gördüğü halüsinasyonlara dönüşüyor.
İlk başta beklediğiniz, bu kadar bağlı bir aile de eşi ile paylaşması olur fakat Curtis bunu yapmıyor, eşinin, yakın arkadaşlarının dikkatini çekecek derece de tuhaf davranışlar sergilemeye başlıyor. Bir yandan da çıkış yolu bulmak için destek alıyor, doktorlar, psikiyatrisler.. Fakat sonuç alamıyor. Eşi ile paylaşmamasının altında da yatan sebepler var.
Film ilerledikçe, Curtis'in kendi ailesi ile ilgili sorunları olduğunu ve eşi ve kızından oluşan küçük ailesini korumak için aslında içinde önlenemez bir savaş verdiğini farkediyoruz. Kabuslarında kızına ve kendisine zarar veren herkesi, gerçek yaşamda ailesinden uzaklaştırıyor.
Rüyalar da baş karakter öncelikle kızı, devamlı kızını korumaya çalışıyor. Sığınık yapmaya başlaması ise tamamen ailesini korumak için.
Film de sığınak bence tamamen sembol. Curtis'in boğuştuğu şeylerin dışa vurumu ise bir fırtına.. Curtis'in fırtına korkusu da tamamen korktuğu şeylerin bir sembolu.. Ailesini kaybetme korkusu, annesine benzeme korkusu, kızına yardım edememe korkusu.. Ya da gerçekten öyle mi? Filmin sonu beni ikileme düşürdü.
Sessiz, sakin ilerleyen, fakat gerilimi yüksek, huzursuz, üzen, düşündüren, eşlerin birbirine olan sevgi ve dayanışma karşısında mutluluk uyandıran bir film.
Gerçeklik ve paranoya arasında gidip geliyor.
Sonu filmden de ilginç. Sonu ile ilgili farklı bir fikir varsa duymak isterim, benim kafamı karıştırdı, şaşırttı, bir kaç gün düşündürdü.
Son olarak Jessica Chastain son zamanlar da bir çok film de karşıma çıktı ve onu izlemek gerçekten çok zevkli. Bu filmde ki oyunculuğu da harikaydı. Michael Shannon ise mimiklerini bolca kullandığı bu film de gerçekten başarılıydı.
IMDB Puanı : 7.5
22 Ağustos 2012 Çarşamba
Before the Rain - Pred Doždot
Before the Rain - Pred Doždot - Yağmurdan Önce
Yönetmen: Milcho Manchevski
Yapım: 1994 Makedonya - Fransa - İngiltere
Dram, Savaş
Makedonya - Londra - Makedonya hattında, Sözcükler, yüzler ve fotoğraflar olarak birbirine bağlanamayan ama aslında birbirine sıkı sıkı bağlı,iç içe geçmiş, birbirinin içinde, dışında, başında yada sonunda 3 ayrı bölümden oluşan muhteşem film. Kronolojik bir sıra yok ve bir ara ne, ne zamandı karışıklığı yaşanması muhtemel, o yüzden çok dikkatli izlenmesi gerekiyor.
"circle is not round - time never dies" bu cümle ile özetleyebiliriz tüm filmi.
Bir yanda Londra bir yanda Müslüman Arnavut köyleri bir yanda Hristiyan Makedonlar.. Ne kadar uzak, ne kadar yakın? Yan yana köyler de birbirlerinin dillerini anlamayan insanlar. Bir zamanlar dost, artık düşman.. Etnik bir nefret.
Sözcükler : Makedonya. Eski bir Manastırda Makedonyalı genç Kiril (Grégoire Colin) odasında Zamira'yı (Labina Mitevska) bulur. Kiril sessizlik yemini etmiştir ama hiç konuşmasalar da anlarlar birbirilerini. Zamira kaçaktır ve Kiril bu daha yeni gördüğü, hiç konuşmadığı kıza herşey pahasına yardım eder.
Yüzler: Londra. Fotograf Redaktoru Anne (Katrin Cartlidge), kocası ile sorunlar yaşamaktadır ve ayrılmak istemediktedir. Kocası Anne'den ilişkileri için bir şans, biraz zaman ister. Hangi zaman? Zaman nedir? Zaman ne zaman tükenir? Aynı zamanda fotoğrafçı sevgilisi Aleksander (Rade Serbedzija) işinden istifa edip, ani bir şekilde Londra'ya dönmüş ve Makedonya'ya memleketine gitmelerini istemektedir.
Fotoğraflar: Aleksander (Rade Serbedzija) senelerce savaşların, kurbanların fotoğraflarını çekmekten yorgun, memleketine gidip sadece huzur bulmak ister. Ama savaş yanıbaşındadır. Dost düşman olmuş, yanı başındaki köye, bir zamanlar birlikte oynadığı arkadaşlarını görmeye gitmesi bile sorundur. Yıllar sonra diğer köye gidip sevgisi Hana'yı (Silvija Stojanovska) görebilmesi bile artık çok zordur. Aleksander'ın "fotoğraf makinem birinin ölümüne neden oldu." gibi bir cümlesi var film de. Oradaki konuşma ve nasıl öldürdüğü beni çok etkilemişti. İnsan hayatının değersizliği bir kez daha yüzümüze vurulmuş bu filmde de.
Düşmanından kaçtığını zannederken aslında belki de en yakınındakidir canını yakıcak olan bilemezsin. Şiddetin bir sınırı yok ki. Kiminle savaşıyorsun? En çok birbirimizi öldürüyoruz farkında değiliz. Kendi kurşunumuzla ölüyoruz.
Film bir şekilde başa dönüyor ama artık başladığımız yerde olamıyoruz.
Müzikleri harika. Makedonya da geçen sahneler de bize hiç yabancı değil. Düğünler, sofralar, evler.. Film de o kadar çok detay var ki, düşündükçe hatırlanan ve hayran olunan.
Anlatılmaz, izlenir, izlenir, bir daha izlenir bir film.. Çok şey yazmak istiyorum ama anlatmamalıyım bu filmi. Hatta bir kaç kez daha izlemeliyim.
IMDB Puanı: 7.9
Yönetmen: Milcho Manchevski
Yapım: 1994 Makedonya - Fransa - İngiltere
Dram, Savaş
Makedonya - Londra - Makedonya hattında, Sözcükler, yüzler ve fotoğraflar olarak birbirine bağlanamayan ama aslında birbirine sıkı sıkı bağlı,iç içe geçmiş, birbirinin içinde, dışında, başında yada sonunda 3 ayrı bölümden oluşan muhteşem film. Kronolojik bir sıra yok ve bir ara ne, ne zamandı karışıklığı yaşanması muhtemel, o yüzden çok dikkatli izlenmesi gerekiyor.
"circle is not round - time never dies" bu cümle ile özetleyebiliriz tüm filmi.
Bir yanda Londra bir yanda Müslüman Arnavut köyleri bir yanda Hristiyan Makedonlar.. Ne kadar uzak, ne kadar yakın? Yan yana köyler de birbirlerinin dillerini anlamayan insanlar. Bir zamanlar dost, artık düşman.. Etnik bir nefret.
Sözcükler : Makedonya. Eski bir Manastırda Makedonyalı genç Kiril (Grégoire Colin) odasında Zamira'yı (Labina Mitevska) bulur. Kiril sessizlik yemini etmiştir ama hiç konuşmasalar da anlarlar birbirilerini. Zamira kaçaktır ve Kiril bu daha yeni gördüğü, hiç konuşmadığı kıza herşey pahasına yardım eder.
Yüzler: Londra. Fotograf Redaktoru Anne (Katrin Cartlidge), kocası ile sorunlar yaşamaktadır ve ayrılmak istemediktedir. Kocası Anne'den ilişkileri için bir şans, biraz zaman ister. Hangi zaman? Zaman nedir? Zaman ne zaman tükenir? Aynı zamanda fotoğrafçı sevgilisi Aleksander (Rade Serbedzija) işinden istifa edip, ani bir şekilde Londra'ya dönmüş ve Makedonya'ya memleketine gitmelerini istemektedir.
Fotoğraflar: Aleksander (Rade Serbedzija) senelerce savaşların, kurbanların fotoğraflarını çekmekten yorgun, memleketine gidip sadece huzur bulmak ister. Ama savaş yanıbaşındadır. Dost düşman olmuş, yanı başındaki köye, bir zamanlar birlikte oynadığı arkadaşlarını görmeye gitmesi bile sorundur. Yıllar sonra diğer köye gidip sevgisi Hana'yı (Silvija Stojanovska) görebilmesi bile artık çok zordur. Aleksander'ın "fotoğraf makinem birinin ölümüne neden oldu." gibi bir cümlesi var film de. Oradaki konuşma ve nasıl öldürdüğü beni çok etkilemişti. İnsan hayatının değersizliği bir kez daha yüzümüze vurulmuş bu filmde de.
Düşmanından kaçtığını zannederken aslında belki de en yakınındakidir canını yakıcak olan bilemezsin. Şiddetin bir sınırı yok ki. Kiminle savaşıyorsun? En çok birbirimizi öldürüyoruz farkında değiliz. Kendi kurşunumuzla ölüyoruz.
Film bir şekilde başa dönüyor ama artık başladığımız yerde olamıyoruz.
Müzikleri harika. Makedonya da geçen sahneler de bize hiç yabancı değil. Düğünler, sofralar, evler.. Film de o kadar çok detay var ki, düşündükçe hatırlanan ve hayran olunan.
Anlatılmaz, izlenir, izlenir, bir daha izlenir bir film.. Çok şey yazmak istiyorum ama anlatmamalıyım bu filmi. Hatta bir kaç kez daha izlemeliyim.
IMDB Puanı: 7.9
18 Ağustos 2012 Cumartesi
Un Long Dimanche de Fiançailles
Un Long Dimanche de Fiançailles - A Very Long Engagement - Kayıp Nişanlı
Yönetmen: Jean-Pierre Jeunet
Yapım: 2004 - Fransa
Dram, Gizem, Romantik
Mathilde (Audrey Tautou) ve Manech'in (Gaspard Ulliel) hikayesi... İdama mahkum edilmiş 5 adamın hikayesi.. Onları bekleyen kadınların hikayesi, savaşın dağıttığı hayatların hikayesi..
Mathilde 1. Dünya Savaşı sona ermekteyken geri dönmeyen nişanlısının peşine düşer. Nişanlısı, 4 kişi ile birlikte idama mahkum olmuş ve tarafsız bölgeye gönderilmiştir. Mathilde sevgilisinin başına gelenleri öğrenmek için, vazgeçmesini söyleyenleri dinlemeden, önüne çıkan her engeli aşarak zorlu bir yolculuğa çıkar. Umudunu hiç bir zaman kaybetmez. Her seferinde farklı şeyler öğrenir, farklı hikayeleri dinler.. Nişanlısı ile birlikte diğer 4 adamın da hikayesinin içerisine girer..
Aşklarının başlangıcı bile öyle güzel ki, film boyunca Mathilde'nin vazgeçmeyeceğini hissediyorsunuz. Bir yandan çok güçlü, bir yandan çok kırılgan, ama kendinden çok emin. Film her durakta sizi şaşırtıyor, farklı bir hikayenin içerisine çekiyor ve sonunu sabırsızlıkla bekliyorsunuz. Hikaye bence çok güzel kurgulanmış..
Hikaye sadece Manech'in hikayesi değil, diğer 4 adamın hikayeleri de onun kadar ilginç. Sevdikleri adamlar için büyük fedakarlıklar yapmış 2 kadın daha var film de. Elodie (Jodie Foster) ve Tina (Marion Cotillard - hastayım sana kadın!). Elodie'nin hikayesi çaresizlik insana neler yaptırır dedirten cinsten, beni çok etkiledi. Tina ise intikam meleği rolünde, o da sevgilisini arıyor ama farklı şekillerde.
Savaş'ın iyi bir şey olduğunu kim söyleyebilir? Savaşları ülkeler kazanır peki o ülkelerin insanları? Kaybeden hep onlardır.. Kavuşamayan sevgililer, dağılan aileler, yok olan umutlar... Bir yanda cephede aklını yitiren askerler, bir yanda küvet içinde keyif yaparken ölüm emri imzalayan generaller.. Farklı aşklar, farklı umutlar, farklı çözümler..
Mathilde'nin batıl inancı, kendisini inandırma şekli bizim de film boyunca heyecanlanmamızı sağlıyor. Bir de "yürürken acıyor mu?" cümlesine dikkat!
Görsel olarak çok güzel bir filmdi. Bir yandan savaşın en pislik halini gösterirken bir yandan da bana "aşk başka başka" dedirten o büyük aşk'ı, aşık kadınları, umudu, çaresizliği izlettiren bir film. Çok dikkatli izlemeli diye düşünüyorum.
Bildiğiniz savaş filmlerinden asla değil.. Bu yanılgıya düşüp izlememek için direnmiştim ama çok farklı bir filmdi. Kesinlikle izlediğinize pişman olmazsınız.
Bir de lütfen, yönetmen ve oyuncu aynı diye Amelie ile karıştırma gafletinde bulunmayalım!
Bu filmi izlemen gerekiyor diyerek günlerce baskı yapan, sonunda dayanamayıp filmi de alıp gelen ve benimle izleyen canım arkadaşıma teşekkürler :)
IMDB Puanı: 7.8
Yönetmen: Jean-Pierre Jeunet
Yapım: 2004 - Fransa
Dram, Gizem, Romantik
Mathilde (Audrey Tautou) ve Manech'in (Gaspard Ulliel) hikayesi... İdama mahkum edilmiş 5 adamın hikayesi.. Onları bekleyen kadınların hikayesi, savaşın dağıttığı hayatların hikayesi..
Mathilde 1. Dünya Savaşı sona ermekteyken geri dönmeyen nişanlısının peşine düşer. Nişanlısı, 4 kişi ile birlikte idama mahkum olmuş ve tarafsız bölgeye gönderilmiştir. Mathilde sevgilisinin başına gelenleri öğrenmek için, vazgeçmesini söyleyenleri dinlemeden, önüne çıkan her engeli aşarak zorlu bir yolculuğa çıkar. Umudunu hiç bir zaman kaybetmez. Her seferinde farklı şeyler öğrenir, farklı hikayeleri dinler.. Nişanlısı ile birlikte diğer 4 adamın da hikayesinin içerisine girer..
Aşklarının başlangıcı bile öyle güzel ki, film boyunca Mathilde'nin vazgeçmeyeceğini hissediyorsunuz. Bir yandan çok güçlü, bir yandan çok kırılgan, ama kendinden çok emin. Film her durakta sizi şaşırtıyor, farklı bir hikayenin içerisine çekiyor ve sonunu sabırsızlıkla bekliyorsunuz. Hikaye bence çok güzel kurgulanmış..
Hikaye sadece Manech'in hikayesi değil, diğer 4 adamın hikayeleri de onun kadar ilginç. Sevdikleri adamlar için büyük fedakarlıklar yapmış 2 kadın daha var film de. Elodie (Jodie Foster) ve Tina (Marion Cotillard - hastayım sana kadın!). Elodie'nin hikayesi çaresizlik insana neler yaptırır dedirten cinsten, beni çok etkiledi. Tina ise intikam meleği rolünde, o da sevgilisini arıyor ama farklı şekillerde.
Savaş'ın iyi bir şey olduğunu kim söyleyebilir? Savaşları ülkeler kazanır peki o ülkelerin insanları? Kaybeden hep onlardır.. Kavuşamayan sevgililer, dağılan aileler, yok olan umutlar... Bir yanda cephede aklını yitiren askerler, bir yanda küvet içinde keyif yaparken ölüm emri imzalayan generaller.. Farklı aşklar, farklı umutlar, farklı çözümler..
Mathilde'nin batıl inancı, kendisini inandırma şekli bizim de film boyunca heyecanlanmamızı sağlıyor. Bir de "yürürken acıyor mu?" cümlesine dikkat!
Görsel olarak çok güzel bir filmdi. Bir yandan savaşın en pislik halini gösterirken bir yandan da bana "aşk başka başka" dedirten o büyük aşk'ı, aşık kadınları, umudu, çaresizliği izlettiren bir film. Çok dikkatli izlemeli diye düşünüyorum.
Bildiğiniz savaş filmlerinden asla değil.. Bu yanılgıya düşüp izlememek için direnmiştim ama çok farklı bir filmdi. Kesinlikle izlediğinize pişman olmazsınız.
Bir de lütfen, yönetmen ve oyuncu aynı diye Amelie ile karıştırma gafletinde bulunmayalım!
Bu filmi izlemen gerekiyor diyerek günlerce baskı yapan, sonunda dayanamayıp filmi de alıp gelen ve benimle izleyen canım arkadaşıma teşekkürler :)
IMDB Puanı: 7.8
Etiketler:
A Very Long Engagement,
Audrey Tautou,
Dram,
film önerisi,
Gaspard Ulliel,
gizem,
Jean-Pierre Jeunet,
Jodie Foster,
Kayıp Nişanlı,
Marion Cotillard,
Romantik,
Un Long Dimanche de Fiançailles
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

















